Cuma, Eylül 26, 2008

HARİ PUTTAR

Hahhaaaaaa, yok Harry Potter'i yanlış yazmadım....

Benim çılgın Hint'liler bu isimde bir film yapmışlardı ve de 12 eylülde vizyona girecekti. Holywood Bolywood'u dava etti "olmaz canım artık bu kadar da" diyerek.

Dava, Bombay'da ( artık Mumbai deniyor ) görüldü ve hakim " canım ne var bunda gayet normal Hari bizde sık rastlanan bir isimdir ayrıca Puttar ise oğlan çocuğu anlamına gelir ki gayet hintçe" demiş işte size filmin afişi

Ama bu kadarla da bitmiyor filmin hikayesi de şöyle :

”Hintli Hari Puttar, ailesi tatile gidince evde yalnız kalan ve hırsızlara karşı tek başına mücadele eden bir Hintli çocuğun hikayesini anlatıyor".

80 li yılların meşhur çocuk artisti Macaulay Culkin'in rol aldığı "Evde Tek Başına" filminin aynı olsa gerek :) :)

Arkadaşlar bildiğiniz gibi özellikle son yıllar da sevgili ile olmak üzere çok yıllardır Hindistan'a giderim, genelde yoga aşramlarında kalınır ama otelde kalındığı geceler bu hint film ve müzik kliplerini izler yerlere yatarım....

Aman bu filmi bir izleyebilsem hahhhhaayt..

Bu arada film gösterime dün girdi....

bu da you tube daki fragmanı http://www.youtube.com/watch?v=yas1SJ5bZ1I&feature=related

Perşembe, Eylül 25, 2008

VISULOG

VISULOG

Sevgilimin talebi başım üzerine diyerek hemen visulog a girdim ve de test yaptım. Ne diyeyim çok zorlanmadan hemen tıkladım seçenekleri, özellikle de havalara girneden kendi kendime yalan söylemeden tıkladım.Sonuçları aynen beyan ederim, yani ben şuymuşum :


Sofistike
Firari
Keyif düşkünü
Aşk böceği

vayy
iyi mi kötü mü bilemedim
ayrıca detayları da var :

Ruh hali: Sofistike
Ya sürekli şımartılan birisin ya da o kadar yoğun bir hayatın var ki kendine zaman ayıramıyorsun.Zevk seçimin değerlerine bağlı olduğunu gösteriyor. Aile her zaman önceliklidir ve onlarla vakit geçirmeye asla doyamazsın.Romantik sayılırsın ve egzotik olan herşeye ilgin var.Açık havada plansız yürüyüşlere çıkıyor ve doğanın dayanılmaz cazibesine her seferinde hayran oluyorsun – Oturmuş ve sakin görüntünle insanlarda yarattığın izlenim; "sağlam".. iyi ses kalitesine ulaşmak için teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanırsın . İyi bir kulağa sahipsin ve hep bir adım önde olmayı seviyorsun.Sanata bakış açın oldukça klasik. Tarihe ve yüzyıllar boyunca yaşayan eserlere özel bir ilgin var. Gerçek sanatın zamana direnebilen olduğuna inanıyorsun.

Eğlence: firari
Tatilde deniz, kum ve güneşin olduğu her yere gidebilirsin. Tatil, pilleri yeniden doldurmaktır.Tutkularının sana yön vermesini seviyorsun.Muhtemelen yalnız vakit geçirmekten zevk alıyorsun, içgüdülerin ve merakın seni bütün dünyayı keşfetmeye zorluyor.Kafanı rahat tutmayı ve dengede kalmayı seviyorsun. Sakin ruh halin başkalarına ders niteliğinde.Derin bir nefes al ve Omm!...Seni rahatsız eden şey nedir? Hiç kimse mükemmel değildir ama bazı kötü alışkanlıklar kabul edilemez. Sağlığın en büyük hazine olduğunun farkındasın.

Alışkanlık:Keyif düşkünü
İlgiye, alakaya, insanları etkilemek için uğraşmaya asla doymuyorsun.Tek yönlü olduğun söylenebilir.. Konuşmaktan çok aksiyona inanıyorsun.Evinde modern ve "cool "bir zevkin var.Tarz yaratan birisin. Dekorasyon sadece fonksiyonel değil, tarz sahibi de olmalı.mmm.. kafein..sakinlikten ve alışkanlıkların keyfinden hoşlanıyorsun. Bazen devam etmek için ekstra bir desteğe ihtiyaç duyuyorsun . Onsuz ne yapardın ?

Aşk:Aşk böceği
Gerçek bir romantiksin, biraz da hayalperest.Aşk senin için kendini adamak ve sevecenlik. Hislerini her gün ufak sürprizlerle ifade etmeye çalışıyorsun. Kalbin ortada Senin için özgürlük anı yaşamak demek. Oldukça gözükarasın ve önüne çıkan fırsatları değerlendirmekten çekinmiyorsun.

Valla benim hakkımda en iyisini sevgili bilir, ama bir soru var orada ki o doğru "onsuz ne yapardın" işte ona cevabım allah başımdan eksik etmesin... Aman nazar değmesiiiiinnn maaşallaaaaaaahhh maşallaaaaah tuh tuh tuh....

Şimdi ben de Şebo'yu Verda'yı ve Tubik'i sobeliyorum hahhhaaayt

Pazartesi, Eylül 22, 2008

USSA ya da ASBD

Şimdi bunlar ne diyeceksiniz.
Kolay, USSA : United Socialist States of America yada bizde yaygın kullanıldığu gibi ;
ASBD : Amerika Sosyalist Birleşik Devletleri.... istermisiniz olsun eeee öyle olma yolunda emin adımlarla gidiyor.


Yahu şu dünyanın geldiği duruma bakın, kapitalizmin anası, babası, herşeyi olan Amerika'da TMSF benzeri bir kurum kurulmuş, devlet bazı büyük özel şirketlerinin ( yatırım banlaları gibi) yönetimine el koymuş. Devlerin sırtladığı rakkam şu anda 700 milya dolar, alka ziyan bir rakkam yani . Dolayısı ile artık her amerikalı doğuştan hemde epeyce borçlu......
Hani tek kutupluı dünya, hani yıkılmaz kale kapitalist sistemin büyüklüğü.
Dini imanı para olan bir sistemin bir üflemeyle çökmesi mukadder ve de müstahaktır.
İnsanların dini bile paraya tahvil ettikleri bir düzenin püf denildiğinde böyle yaralar alması zaten normaldir.
Ben solcu falan değilim hiç te olmadım, ama görünen köy kılavuz istemiyor. Durum ortada.
Ey amerika Jim Carrey' oynadığı ünlü Truman Show filminin gerçek yaşantıya dönmüş hali, çocukluğumuzun rüyalar ülkesi, eeee geçmiş olsun zaten çok ahlar almıştın... Asla terörle değil ama sen de bizler gibi ekonomik olarak sıkıl bakalım biraz, yani yarın sabah elindeki paranın ne olacağını bilme , ya da işler güçler hep belirsizlikte olsun , e biz yıllardır böyle yaşıyoruz, yahu hiç merak etme alışılıyor.. Artık dünya küçük ve hayatın gerçekleri bunlar. ben şu yaşıma kadar hep yaşadım, halen de yaşamaktayım. Üzülme zamanla alışırsın develüasyona, enflasyona.... Hani bizdeki şu meşjun deyişle yeterki allah sağlık versin....

Çarşamba, Eylül 17, 2008

Kitaplar.







Bir anda bir sürü kitap okuma huyum vardır, aç gözlülük olsa gerek ama nedense kendimi alamam.



Son günlerde sevgili ile kendimizi kitap okumaya verdik. Aslında ben biraz daha rahatım ders aralarında kitap okuyabiliyorum. Özellikle Santral İstanbul'daki derslerimden daha önce oraya varıp çimlerin üzerinde sırtımı bir ağaca dayayarak okumak çok zevkli geliyor bana.



Sevgilinin benim istediğim kitapları toplu halde bana alması ne kadar güzel. Şimdilik 7 kitap var okumakta ve okumak üzere olduğum. bunların 5 adedini sevgili getirtti bana, bunlar çok istediğim yeni baskılar olan,


1- Cahillikler Kitabı .....John Lloyd - John Mitchinson ......NTV Yayınları
2- Anayasa Projeleri ... J.J.Rousseau .... SAY Yayınları

3-Siyasal fragmanlar /Ekonomi politik üzerine söylev . J.J.Rousseau .SAY Yayınları

4- Toplum Sözleşmesi ...... J.J.Rousseau .... İş Bankası Yayınları

5- toplumsal Mukavele .... J.J.Rousseau

Görüldüğü üzere, Siyasalda okuduğum üniversite yıllarından beri gayet severek okuduğum klasikler olan Jean-Jacques Rousseau toplanması yapılmış vaziyette keyifle okama halinde olacağım.

Ayrıca şu iki kitabı da bizzat aldım

6- Halkidona'dan Kadıköy'e .. Orhan Türker .... SEL Yayıncılık

7- Kala-Afiyet ... Ümit Hamlacıbaşı ... TROYA Yayıncılık

Su anda üzerinde oturduğumuz evin bulunduğu arazi 1870'te ( önceleri ailenin yazlığı olarak) yılından beri ailemizin, daha önceleri karşıda otururlarmış, ben ise daha sonraları ufalan bu arazıda 1957 yılından beri ikamet etmekteyim. Eh İstanbul'lu, Kadıköy'lü, Çiftehavuzlar'lı sayılırım. Bu nedenle Kadıköy'ün geçmişine ait olan kitap ilgimi çekti.

Kala-Afiyet ise Açık radyoda severek dinlediğim Deniz Koloğlu'nun Bozcaada'dan yaptığı yayın olan Deniz Aşırı programında yazarını severek dinlediğim bir kitaptı onu almak benim için vazifeydi.







Salı, Eylül 16, 2008

Müzikseverler için hüzünlü bir haber


Artık Pink Floyd asla birlikte çalamayacak !!!!!!!!

Çünkü, grubun temel taşlarından Richard Wright dün öldü. Grubun müzik hayatına ilk başladığı topluluk olan "Sigma 6" ekibinden itibaren içlerine bulunan, dahi klavyeciydi. 2006 ya kadar da david Gilmour ile yolculuğuna devam etti.

Kısa bir hastalık döneminden sonra dün sonsuzluğa ulaştı 65 yaşındanydı.

Benim ilk Pink Floyd albümüm 1973 aldığım o zaman için inanılmaz olan ( hala da öyledir) Dark side of the moon'dur. lise son sınıftaydım günlerce gecelerce bıkmadan usanmadan Dual pikabımda dinlerdim. Diyebilirim ki uzun süre bundan başka plak dinlememiştim. Her notayı adeta ezberlemiştim. Bu albümün 5 parçası vardı kiiii "the great gig in the sky", belki de binlerce kez çalınmaktan aşınmıştı. Burada Clare Torry'nin inanılmaz vokal performansı ise gerçekten de bir rüyaydı... İşte bu şarkının kompozitörlüğüne de Richard Wright yapmıştı.

Sigma 6 ile, Pink Floyd ile, solo albümleri ile, David Gilmour ile ve Syd Garret ile muhteşem eserlere imza attı.

Son anına kadar müzik içinde yaşadı, öldüğü sırada yakında çıkaracağı solo albümüne hazırlanıyordu.

Ne mutlu ki eserleri belki de yüz yıllarca dinlenecek.

Yolu ışık olsun.

Bakın o unutulmaz şarkının çok kısacık olan sözlerinde ne diyor....

and I am not frightened of dying,

any time will do,

iDont mind. why should I be frightened of dying?

Theres no reason for it, youve gotta go sometime.

i never said I was frightened of dying.

Bu şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim

Pazartesi, Eylül 15, 2008

son günlerin düşündürdükleri

Sevgili diyor ki; "yahu atacaklar seni de içeri" . Ben de diyorum ki; "Neden ki kimseyle alıp veremediğim yok", yanlızca kendimce haklı gördüğüm şeyleri söylüyor, bunu yaparken de kimseye pek bulaşmıyor ve hakaret etmiyorum....

Gördüklerimden duyduklarımdan birkaç not ve düşünce....

Bu sabah Boğaziçi Köprüsü yolundan yoğun trafikte giderken birşey gördüm, İstanbul Ticaret Üniversitesi yazılı bir servis aracı gidiyordu, içinde tamamı sıkmabaşlı kızlar oturmaktaydı, heralde bu üniversitenin harem-selamlık uygulaması var, öyle ya bir acık başlı kız yada herhangi bir erkek öğrenci yok....Hayırlı olsun. Neyse bir önünde Atatürk devrimlerine uygun bir belediye otobüsü vardı merak etmeyin....

*****
Muhterem Başvekil'in dikkat ettiğim bir hitabı var, bazı mevzular üzerine konuşuyorken diyor ki;


"Falan falan mevzıda İçişleri Bakan'ım araştırıyor."...." filan filan olayı Belediye Başkan'ım takip ediyor" yani bu hiyerarşik olarak alt seviyede bulunanlara bakanım, başkanım, vesaire gibi sözler ile betimliyor. Bu bana, bir padişahın, "vezirim", "nazırım" deyişini anımsatıyor..... Tam böyle düşünürken aklıma bir şey geldi, padişahlar cuma selamlığına çıktıklarında, halk ( yani padişahın kulları) saray çıkışında toplanır ve onu alkışlarlardı ve de " padişahım çok yaşaaaaaa" diye bağırırlardı. Arada ise bir kaç kişi " mağrur olma padişahım senden büyül Allah var" şeklinde bağırırlardı..... Hayret ki bunlara kimse birşey yapmazmış, neden mi, bunlar bizzat saray tarafından para ile tutulanadamlarmış vazifeleri de bu olguyu padişaha her an hatırlatmakmış ne güzel bir düşünce........

*******

Muhterem Başvekil bazı mevzularda konuşurken, dinsel kriterlere yer verir, mesela " şu mevzuu ulemaya sormak lazım" gibilerinden. Zat'ı şahaneleri de zaten bildiğim kadarı ile İmam Hatip lisesi mezunudur. Nedir imam ve hatip.... Türk Dil Kurumu internet sözlüğünden baktım;
İmam için :
Cemaate namaz kıldıran kimse.
Müslümanlıkta mezhep kuran kimse.
Hz. Muhammed'den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan.
Bazı küçük İslâm devletlerinde devlet başkanı.
En önde bulunan, önder.


hatip için ise:
Topluluk karşısında söz söyleyen kimse, konuşmacı.
Bir topluluk karşısında etkili, açık, düzgün konuşarak bir düşünceyi anlatmada, bir duyguyu aşılamada...... ....... ......
diye devam ediyor.

Hmmmm demek ki bu okullar yukarıda yazılı vasıfları taşımak üzere insan yetiştiren meslek okulları. Kişi bu vasıfları haiz olarak mezun oluyor ve diploma alıyor. Aman sakın İmam Hatip Lisesi'lerini karalama edebiyatı yapacağımı düşünmeyim. İmam Hatip okulları apayrı bir konu ve ben bunubu ayrıca yazacağım, Kötüleme değil saptama maksatlı olacak.

Bu durumda bu okul mezunlarının hem dinsel bilgileri ve hem de hitabet güçleri ile konuşmalarında çok dikkatli olmaları gerekiyor. Başvekilimiz de bu okul mezunu....
Aylardan Ramazan ( hani herkes şu günlerde mübarek ramazan günü diye söze başlıyor ya) acaba bu mübaret Ramazan gününde bir hatip, oruç ağızla bir başkası için hoş olmayan sözler söyleyebilir mi. Mesela birine "alçak", "şerefsiz", "kaçakçı" ve daha birçok sözleri alenen söylemek, kişi öyle olsa bile, dinen caiz midir. Bence bunu İmam ve Htip olma yetkisini haiz başvekil bilir. Ama Başvekil birilerine böyle hitap ediyor ! Yoksa ulemaya mı sormalı .....

Neyse,

Muhterem Başvekilimiz, yarım asırı devirmiş bir vatandaşım ben ve de siyasal bilimler mezunuyum üstelik. %47 oy almış bir hükümetin iktidarındaki memlekette sulh ve sükun olur. Hükumet rahat rahat işerini yapar memlekete refah gelir. O hükumet, ağız dalaşları ile acaip gündemlerle hiç uğraşmaz, arkasına aldığı %47 oya ile güçlü ancak karşısında olan %53 oy ile de sorumlu olarak memleketin asıl meseleleri olan işler ile uğraşır. Başarırsa gene hükunmet olur başaramazsa başka birileri gelir. Mühim olan devletin bekasıdır.
Çözüm üretir. Hükumetin başı ve bakanları, vakur ve mağrur duruşu ve söz gümüş ise şükut altındır düsturu ile yücelir. Başvekil tüm memleketin Başvekilidir, o kişisel kavgalarını %100 haklı bile olsa bağıra çağıra medya önünde yapmaz. Merak etmeyiniz, halk herşeyi görür siz haklı iseniz, medya hakkınızda ne yazsa gene siz seçilirsiniz. Bırakınız ve şunları çözünüz.

- Terör binlerde insanımızı doğramaya devam ediyor.
- Her ne kadar sizlece açıklanılan GSMH bilmem kaç dolarlara vardı ise de bugün milletin büyük bir bölümü açlık sınırında yaşıyor.
- Avrupa topluluğu işlerimiz olduğu yerde duruyor. Hiç bir gelişme yok sıfır.
- Kıbrıs hiç bir ağırlığımız olmadan kendi kendine akıp gidiyor.
- Kafkaslarda burnumuzun dibinde hiç esamemiz okunmuyor
- Rusya birkaç hafta gibi kısacık zaman diliminde ihracat kaybımız bir milyar doları buldu bu gün geçiyor.
- Ekonomi full stop. Durdu baksanıza dolaylı vergi tahsilatı bile bir yıl önceye göre çok düştü.
- Tekstil bitti
- Tarım çöktü
- Tuzlada işçiler ölmeye devam ediyor,
- Diyanet ile hiç bir ilişkisi olmayan Kur'an kurslarında gencecik kızlar ölüyor.
- Yurt dışındaki ekonomik kriz kapımızda bizi ha vurdu ha vuracak.
- Biz para vermesek Devletin okutmakla yükümlü olduğu okullarda kaloriferler yanmayacak.
- Elektriğe son bir yıl içinde %60 ın üstünde zam geldi.
- Halen gene dünyanın en pahallı benzinini ödüyoruz. oysa petrol bu gün 90 doların altına indi.
- Dünyanın en pahallı doğal gazı alıcısıyız ( bizden öncekiler imzalamış ne yapalım demeyin).
- Daha binlerce madde yazarım.

Bunlar memleketin öncelikli meseleleri bakın içinde ne medya patronları ne de başörtüsü var....

Rica ederim, biraz huzur verin bize. Biz biraz dinlenelim çok yorulduk.... siz de sakin sakin işlerinize bakın, sizi özleyelim yahu Başvekilimiz ne yapıyor, diyelim. Muhalif olanlar bile takdir etsin. Bizi biraz dinlendirin ne olur boks maçlarında bile rauntların arasında bir dakika dinlenme zamanı var.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

9 EYLÜL

9.Eylül

Dün İzmir'in kurtuluş günü idi.

Ana medya ve hükümetçe, gene sessiz sedasız kutlandı.
Ulusal kurtuluş savaşımızın zaferle sonuçlanışıdır, İzmir'in kurtuluşu.
Çok önemlidir, son birkaç yıldır ama nedense hiç sözü bile edilmez, mesela başbakanın uğraşacağı aydın doğan meselesi falan vardır, herşeyden önemlidir başbakanın her gittiği yerden bir medya patronuna yüklenmesi, heeeeyt diye pehlivan vari davranışı, belki de kendi adına haklıdır, belki de tedirgin olduğu bir şey vardır....

Her neyse, İzmir, bu memleketin en önemli şehirlerindendir, her nekadar belli zihniyet sahipleri onu "gavur İzmir" olarak betimlese de İzmir, Cumhuriyet bayrağının en önemli burcudur. Unutlayalım ve lütfen unutturmayalım.

İzmir'in kurtuluşu kutlu olsun...

Bakın İzmir'in kurtuluş gününde bir ulusal haber kanalında ne oldu.
Neredeyse prime time'da bir söyleşi programında davetli hanım ; """" İzmir'i, Türk'ler yaktı Atatürk'te bakarak Kahve içti """"" dedi, işte memleketimizin birilerince getirildiği hal, ben öğretilen resmi tarihi ahmakça savunmam ama bu söze diyeceğim tek laf olabilir "hanım hanım çüüüüüüş yettiniz artık be nedir bu Atatürk'ten alıp veremediğiniz".
Sakın yanlış anlaşılmasın bu hanım öyle sıkmabaşlı humeyni taraftarı falan değildi, biz Atatürk'ü babası gibi seven ne başörtülü hanımlar biliyoruz. Bu kişi işi gücü bırakmış, kimbilir ne tezgahlar içinde böyle bir sav geliştirmiş konuşuyor.
Sonra da yaptığı büyük ayıbın ve terbiye noksanlığının farkında olarak "eee... şeeeyy... çok şeyettik galiba... hehhe hıhı".. falan diye yılışıyor. Fikirlere saygım büyük ayrıca dünyanın hürmet ettiği Atatürk' ü sevme mecbutiyeti yok ama böyle adice yalanları adeta kahve falı gibi taraflı bazı uyduruk belgelere bakarak söylemek ne demek ... şu demek iftira... Üstelik bu kişi öyle tarihçi falan değil ne olduğunu da anlayamadım. Acaip savlar ile kendini ortaya çıkartıp adam olma sevdası... Arkadaş o yalanların ile milletimizin içindeki minicik bir cumhuriyet ve Atatürk alehtarının haricinde herkesin nefretini kazandın...Ayrıca senin gibiler çok bol miktarda var ortada hiç uğraşma bu yalanlarınla gelebileceğin bir yer yok.

Yazıklar olsun sana, umarım yalanının altında kalırsın ( bilimsel olarak tabii) ve rezil olursun.


Bu arada hiç merak etmeyin o kanalın telefonları ve mail adresi o dakikada kilitlendi, sunucu ne diyeceğini şaşırdı, karşıt görüşteki diğer konuşmacı, belgelerle bu hanımı rezil etti, program uzadı millet yığınlarca mesaj attı, umarım o hanıma bir ders olmuştur, ama yok böyleleri daha da hırslanır bilirim.


Size bugün sonbaharla ilgili keyifli şeyler yazacaktım ama bu olay beni çok etkiledi, yarın yazarım.

Bir kere saha İzmir'in kurtuluşu kutlu olsun..

Salı, Eylül 09, 2008

Sonbahar.....


Eylül geldi, ilk haftası da bitti. Ben eylülü severim, hem yazdır hem sonbahar, iklim değişiklikleri nedeni ile artık yanlızca yaz gibidir.... Ama güneşin açısı değişmiştir artık, öyle yaz yaz vurmaz yüzüne insanın, serin olduğu zaman serindir ortalık. Yaz bitmedi hayır, hayııır bitmediii diyenlere de biraz iltimas geçer, ama sonuç bellidir, yaz bitmiştir..... Okullar açılmıştır.....

Nedense bana ömrüm boyunca eylül ayı yılbaşı gibi gelir.... O yaz niskinlikleri biter, insan nedense silkelenmek ister, giyiminde kuşamında, herşeyinde... Balık nevsimi başlar, meyvalar değişmeye, kavun karpuz azalmaya başlar....

Güzeldir, yapraklar artık olgundur, öğle ya tüm yazın tecrübesi binmiştir üztlerine, hafiften sararmaya kızarmaya başlayacaklardır yavaş yavaş..... Rüzgar daha bir sağlam eser, yaz rüzgarının o, şımartan tadı gitmeye yüz tutar. Yazlık kıyafetler ama biraz daha giyelim denerek giyilir, akşamları serin olur o kıyafetler yetmez, inadına açık yazlık mekanlar son demlerindedir...

Sonuç bellidir, sonbahar gelmektedir, artık yazın tembellikleri bitmek zorundadır....

Ve hoş gelir, sefa getirir, yaşamdan bir yaz daha gider, anılarda yerini alır, hiç bitmeyecek sanılan o birkaç ay, tatil planları, yapılan tatiller, püfür püfür giysiler, moda şarkılar ve hepsi hafızada kalır, gelecek yaz daha da iyi planlar yapılacak denerek....

Benim bu yazım çok keyifli mutlu ve güzel geçti, sevgili ile birlikte geçen her mevsim gibi..... tabi bazı sıkıntılar oldu ama onlar aşıldı, erken başladı, Atina'da, Mikanos'ta, Heybeliada'da, Çeşme'de, Türkbükü'nde, Alaçatı'da devam etti. Doğrusu eylülde daha da devam eder gibi görünüyor....

Nice senelere, mutlulukla...

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Tatil güzeldir 5

Ufff amma da uzattım, bugün bitireyim,

Evet arkamıza bakmadan Bodrum'dan ayrılmıştık, iki buçuk saat süren keyifli bir sürüş ile önce Seferihisar kavşağına geldik oradan, ilçeyi geçip, Teos-Sığacık kavşağından girdik, dar bir yoldan bu beldeye ulaştık, girişteki manzara şöyle idi, solun sonuna doğru ( belli ki orada deniz vardı) bir lunapark, etrafta çeşitli çay bahçeleri, içleri tıka basa dolu, her çaybahçesine bir çarşaf gerilmiş millet İzmir tabiri ile çiğdem ( ki bu ay çekirdeği oluyor) çitleyerek projeksiyondan yayınlanan maç vs. izliyor, aman yahu hani bixe anlatılan sessiz sakin balıkçı köyü, hani balığımızı alıp pişirtmek için lokantaya gidecektik.

Allah allah deyip biza tarif edilen, ufak şirin ama sade otele seğirttik, Burada bize yer de şükür ki yer de ayırtılmıştı , işaret üzerine bir yoldan sola saptık ve tepeye doğru tırmandık, bahis mevzuu otele geldiğimizde dışarıdan gördüğümüz manzara şöyleydi, otel girişinde yeşil ışıklı bir akvaryum, loş ve keyifsiz bir giriş kenarda şişeler, yukarıda oda camlarından sarkan çarşaflar, in cin top oynuyor, belliki bir manzarası var o da aşağıdaki gürültü patırtıli lunapark'a bakıyor.

Otele giden yol birkaç metre ileride, çıkmaza dönüşerek bitti. Bir an durduk, birbirimiee baktık ve burada kalmamızın imkansızlığını birbirimizin önce gözlerinden daha sonra da sözlerinden anladık, derhal geri manevra ile orayı terk ettik. Az ileriden gelemeyeceğimizi söyleyerek rezervasyonumuızu iptal ettirdik, biraz geç oldu ama neyse....

Hemen canım Sarı Köşk'te Hasan'cığımızı aradık sağolsun o kalabalkıkta bir sözümüzle yeri o saate kadar tutmuştu, hemen geliyoruz dedik.

Yarım saat sonra taşını toprağını seveyim dediğimiz Alaçatı'ya ulaştık. Hemen duş, hemen sokak, hemen Orta Kahve, Burada Ece ve erkek arkadaşına rastladık hemen keyifli bir sohbet bol dedikodu. Sonrasında tertemiz odamızda serin bir uyku.....

Ertesi gün nefis ve çok özlediğimiz kahvaltımızı yapıp doğruca Babylon'a, ne keyif, zira dünya windsurf yarışması var önce kumsala yerleşip sonra yürüyerek burundan dönüp Otto'yu geçip şampiyonanın yapıldığı bölgeye yürüdük, anlamasak ta biraz seyrettik pek güzeldi.

Burada kaldığımız perşembe-cuma Babylon'da idik, güzel bir sürprizle blog dostlarımız Tubik ve Cenk ile tanıştık, pek keyifli bir zaman geçirdik, mojitolar bize eşlik etti. Sevgili, sınıf arkadaşı Aygül ve Korkut ile karşılaştı, güzel sohbetler oldu.

Ancak cuma günü Babylon'artık çok kalabalık olmaya başlamıştı. Biz de cumartesi ve pazarı iki koy ötede, 1970'lerden kalma gibi görünen Mehmet Kuyu Plaj'ında geçirdik. Gayet güzeldi maksimum 20 şezlong, orada da bir Hasan bulduk, bize biralar, Kumrular, kahveler, kolalar getirdi. komik rakkamlar ile pek keyifli birbirine saygılı insanlar arasında bulunduk.

Bir tatsızdı, çarşamba, perşembe ve cuma günü yer olmasına rağmen cumartesi akşamı Sarı Köşk'te yer yoktu, Hasan tüm uğrasılarına rağmen cıvarda da yer bulamamıştı, bir de akşam üstleri denizden sonra bir gecelik yer aramaya başladık, fakat nereye sorsak, yüzlerinde geniş ve alaycı ifadeli otel, motel,pansiyon sahipleri yarafından "ah maalesef hiç yer yok" cümlesi ile karşılaştık, hatta bir otelde alelacele yırtılmış bir kartona "yer yok" yazmışlardı. Ne yapalım arabada uyuruz demeye hatta ah bir çadırımız olsa Sarı Köşkün bahçesine kursak ( ki her iki durumda ikimizin de hiç sevdiği haller değildir) demeye bile başladık. Bu hallerde ike Dalyan Köy yolunda bir otelde yer buılduk adını vermeyeceğim. her neyse cumartesi de burada kaldık, gece 3 te geldik ve sabah 9 da acilen terkettik. Sevgili ile bunu da gırgıra alarak keyfimizi bozmadık tabi ki

Elbette bir gece Alaçatı girişindeki Yusuf Ustada istediğimiz gibi bol bol ve bin çeşit tencere yemeğini keyifle ve çoooook makul fiatlarla yedik. Anladığım, Alaçatı içinde maddi manevi daralanların akıllıca geldikleri şahane bir yer.

Son gece de ise sevgili Kiki ve Erhan blogcu dostlarımız ile karşılaşıp, daha doğru tanışıp, keyifli bir gece daha geçirdik.

Pazar günü denizi ve güneşi dibine kadar sömürüp saaat 7 de yola çıkarak keyifle evimizew döndük. Canım sevgili ile yapılan herşey gibi bu tatil de çok keyifliydi ne mutlu...

Ve senteeeeeeezzzz

1- Türk erkeklerinin tamamına Billabong sponsor olmuş, hepsinde neredeyse bila istisna bir surf mayosu....( şükürkü bende yok ---- yalaan var ama çok nadiren giyiyorum) çoğunluğu göbekli ve poposu yere yakın olan yurdum adamları komik hallerde geziniyorlardı. Kardeşim adam gibi mayo giysenize deli misiniz ( bu duruma en çok A Ka Pe liler seviniyordum zira neredeyse haşema haline gelmiş bu mayolar...

2- Bodrum artık hayallerde kalmış bir güzellik, hiç bir zevki kalmamış, asla gidilersi değil vah vah

3- Türkbükü zaten kötüydü daha da feci olmuş.

4- gene de Türkbükü'nde Lemon Tree çok keyifli.

5- Sığacık'ı bize tavsiye edenler ya çok aşıktı yada çok sarhoş

6- Tatil için Türkiye, bence hem çok pahallı hem de çok avam, bu paraya uçak dahil nerede isterseniz aslanlar gibi keyifli tatil yaparsınız. Tadı da damağınızda kalır, çok uzağa gitmeye lüzum yok, dilim varmıyor ama Ege'nin karşı kıyısı şahane .

7- Alaçatı gene de iyidir, tavsiyelerimiz, Yaya, Sarı Köşk, Orta kahve, Nar, Kalamata, Yusuf Usta, 15 Eylül kıraathanesi, ayrıca Çeşme'de Langusta, Ilıca'da kumrucu Şevki ve daha birçok.

Alaçatı'da İstanbul'da görmediğiniz dostlarınıza rastlayabilirsiniz.

8- siz siz olun tatilinizi önceden planlayın ve asla bilmediğiniz ve hatta acaip tavsiyelerde pek şirin olarak adlandırılan yerlerde kalmayın.

9- Dönüşte muhakkak feribot biletinizi almış olun, Yalova - İzmit arası gece yarısı ve hatta sabaha karşı bile adeta cehennem.


10- Hiç sevmediğim, ve dinlemediğim, şarkıcı Serdar Ortaç, gene yapacağını yapmış, ritmi diğer şarkılarının çoğundan farklı olmaya ve başkaca sözlerini bilmediğimiz gayet kıro şarkısı "hayaaaaat beni neden yoruyosuuuuun" isimli komedyasını yurdum insanına vede hatta bize ezberletti. valla tebrik ederim bu millete bu layık.

Tüm resimler yarın

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

Tatil güzeldir 4

Kaldığımız yerden devam edelim efendim.

Kaderin ağır sillesini yemiş geçmişin cenneti, Bodrum merkezden ve o cıvarlardan, acele ile ayrılıp, Yalıkavak bölgesine doğru gittik, bakına bakına ama hiç bize hitap edecek bir yer bulamadık. Şansımızı Türkbükü, Lemon Tree motel de deneyelim diyerek devam ettik.

Sabaha karşı saat üç cıvarı, biraz da çekinerek Lemon Tree'nin dış kapısından içeri girdiğimde, İçimi huzur kapladı, geniş bir bahçe büyük bir havuz, güzel bir atmosfer, sessizlik sükunet ve huzur, o gecenin en güzel haberi oldu. Hemen yer olup olmadığını sordum, müdire Canan hanımı çağırdılar, "evet " cevabını alınca coğru arabada yarı uykulu vaziyette bekleyen gene de güler yüzlü canım sevgili'ye koştum.

Hemen inip arabayı da boşaltıp yerleştik odamıza, gayet güzel olan odamızda tütsüler, organik sabunlar, masaj yağları vs. herşey mevcuttu. Tertemiz buz gibi çarşaflara kendimizi bırakmamızla uyumamız bir oldu.

Sabah bermutad geç olmayan bir saatte uyanarak, bahçenin sepserin tamamı yemyeşil sarmaşıklarla neredeyse salon haline gelmiş olan kahvaltı bölümüne geçtik. Orada, her konu ile ilgili Mustafa, bize güzel kahvaltı hizmetlerini yaptı. Büyük bir nezaket örneği olarak kapımıza bırakılan ( bir gece önce Cumhuriyet okuduğumuızu laf arasında söylemiştik) Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerini de alıp nefis bir kahvaltı yaptık. Canan hanım gecemizin nasıl geçtiğini sorduğunda geniş bir gülümseme ile memnuniyetimizi belirttik.

Daha sonda zun zamandır bu civara gelmemiş olan biz, nerede denize girelim dedik, Canan hanım, burada KUUM diye bir yer var güzel diyorlar ama isterseniz Yahşi'den girin dedi, Yahşi aklımıza yattı ne de olsa orayı ikimiz de biliyorduk.

Hazır kıt'a hemen yola düşüp Yahşi Yalı'sına geldik, sahilin tamamı plajlar ve sitelerce parsellenmiş olduğundan bir "otopark" a arabamızı bırakıp bir takım, döküntü sayılacak işletmelerin içinden geçerek sahile ulaştık. Sahil , dediğim gibi şezlonglar ve şemsiyeler ile tamamen parsellenmişti, bölüm bölüm olan şezlong öbeklerinin her birinin ayrı bir işletme olduğu anlaşılıyordu. Bir bölümün boş olduğunu görerek hemen denizin kıyısına yerleştik. Doğru denize koştuk, biraz denizde oynanan tenis ile pingpong arası raket oyununu keyifle oynadık.

Kısa bir süre içinde boş olan etrafımız çeşitli insanlar ile doldu çocuklar birbirlerine kum ve su atarak ve hatta boğmaya çalışarak canhıraş feryatlar ettiler, anne babaları birşey demedi, o arada Serdar Ortaç çalan mülteci teknesi görünümündeki bir günübirlik tur teknesi de iskeleye yanaştı, insanlar o daracık yerden kendilerini dörüm döküm suya ve sahile attılar, ortalık adeta cehenneme dönmek üzere iken; biricik sevgili günün sorusunu sordu " istersen o KUUM denen yere gidelim "...... İnanırmısınız hiç bir kelime ve hatta birbirimize göz-kaş bile etmeden daha yarım saat önce geldiğimiz bu müstesna beldeden ayrıldık. VAh vah vah diyerek.

KUUM'a geldik. Burası Türkbükü ile Gölköy'ün tam ortasındaki burunda yer alıyor. Yeni açılmış zannederim AA1 sınıfı bir müşteri zümresi var, yani bir kısım, yeni zenginler, birkısım hazmetmiş zenginler bir kısım bizim gibi bir felakete dönüşmüş bildik plaj ve beachlardan kaçanlar gelmiş. Herneyse iskelenin ucunda kurulup yatıp yuvarlanıp yiyip içip, benim eski arkadaşım Cem ve eşi Elif'e rastlayıp gülüp denize girip vakit geçirdik, memnun da kaldık. Bodrum yarımadasında gidilececk en iyi yer diyebilirim.

Akşam yemeğini Lemon Tree de havuz başında sakin ve huzurlu bir ortamda yedik gayet de güzeldi. Daha sonra, Zeynep'ler ile buluşup sahilde Fidele'e gittik biraz içip eğlendik. daha doğrusu biz kendi kendimize eğlendik, etraf gene mahşer günü gibiydi. Güzel bir geceydi. Ama görünen oydu ki Türkbükü ( ki ikimizin de ilk tercihi değildir) artık tarihin sayfalarında almıştı yerini.

Ertesi sabah böbrek taşı sancısı ile uyandım, kahvaltıdan önce her zaman olduğum iğnem için önce eczaneye gittim, "kusura bakmayın enjeksiyon yapamayız ilacı verelim gidip sağlık ocağında yaptırın" şeklindeki medeni tavrı gayet normal karşılayarak yanımda otelden Mustafa ile sağlık ocağına gittim. "Kusura bakmayın muayene etmeden iğne yapamayız" cevabını aldım . "Peki benim böbrek taşımı nasıl muayene edeceksiniz, idrar tahlili mi yapacaksınız yada röntgen veya ultrasona mı alacaksınız burada bu imkanlarınız var mı? eğer var ise bu ne kadar sürer bu ağrı pek dayanılmaz bir ağrıdır" dedim. Dostlar böbrek taşı ağrısı çok kötüdür o sırada gözünüz hiç birşey görmez, ben ise dayanıyor ve güler yüzümü bozmamaya gayret ediyordum.
"Bilemem" dedi oradaki resepsiyonist, "hemşirelere sorun", hemşireler ise " doktora sorun" dediler, "ama önce kayıt yaptırın" , "peki" deyip zar zor yürüyerek gene kayıt yerine geldim, "olmaz" dedi genç hanım "kimliğiniz lazım", "peki" dedim sabırla ama çok ızdırabım olarak. Arabaya gidip ehliyetimi aldım ve uzattım "olmaz bu" dedi gene "neden ?", " TC kimlik numnaranız burada yok", "hmmmm, ama ben tatildeyim ezbere bilmiyorum ve nüfus kağıdım yanımda değil", "kusura bakmayın birşey yapamam", "önünüzdeki bilgisayardan hemen girip bulsanız çok ağrı çekiyorum", "olmaz buradan öyle arama yapamayız"....... Bunu duyduğumda camdan içeri dalıp hışımla ehliyetimi aldım, arabaya nasıl bindim bilmiyorum, Aziz Nesin'lik bir durum yaşamıştım ama güleecek halim yoktu. Doğru Gölköy' devam ettim. Taksi durağında derdimi anlattım şurada yapıyorlar dedi, gittim, gördüm, oldum, ohhh şükür.

Dönüp kahvaltımızı yaptık ilaç tesirini göstermiş ve ağrım iyice azalmış olarak hemeeen ver elini KUUM; gene keyifli bir gün geçirdik ancak Bodrum'da bizi daha fazla tutacak şey kalmadığını gördük.

Planımızda , bize çok şirin bir balıkçı kasabası olarak anlatılan ve aklımıza yatan Sığacık'a gitmek vardı. Saat 7'ye kadar deniz keyfi yapıp Bodrum yarımadasından tabiri caiz ise arkamıza bakmadan ayrıldık. Sentez bölümünde biraz daha açıklayacağım...

( çok uğraşmama rağmen yazım bittiğinde ilgili resimleri yükleyemedim yarın bu bölümde resimleri koymayı gene deneyeceğim)

Yarın son bölüm ve sentez.

Cuma, Ağustos 22, 2008

Tatil güzeldir.3

Devam edelim,

Pazar akşamı Didoş ve Efetto istanbul' a gitmek üzere ayrıldılar, Oysa alışmıştık onlara, neyse gene gideriz birlikte tabiki.

Pazar akşamı, küçük Başak' ı da alıp gene Yaya'ya gittik keyigli bir yemek tedik, sonra Otto'da kahve içelim dedik. Akşam saatlerinde neredeyse fırtına vardı ki, bunu limana girmeye çalışıp başaramayan teknelerden de anlamak mümkündü. O gece, Otto'dan otoparka yüyrken rüzgardan zorlandık adeta tayfun gibiydi. Pazartesi günü, haydi değişiklik yapalım hem de denizini severiz diye Ilıca plajına gitmeye karar verdik. Hava hafif esintili olmasına rağmen güneş vardı. Bomboş Ilıca yollarında otoparka girdik ve yürüyerek plaja giderken yüzümüze vuran rüzgarın, deniz kıyısında fırtınaya dönüşmüş olduğunu gördük, bu durumda Ilıca plajı haya olduğundan, gene kadim dost Babylon'a gittik.

Belirgin olmayan planımıza göre pazartesi günü Bodrum'a gtmek vardı ama mesafe yakın olduğu için, saat 19:00 gibi Babylon'dan çıktık. Bodrum'da klacağımız yer belli değildi ama nedense aklımızda bir Bitez ismi vardı.

3 Saatlik eyifli bir sürüşle Bodrum'a vasıl olduk doğruca Bitez' gittik. şöyle bir bakınalım deken Sevgili'nin üniversite can arkadaşı Zeynep'e rastladık. Ayaküstü sohbet ve yarın görüşelim faslından sonra, Bitez'den pek keyif almadığımızı düşüneren Bodrum merkeze gidelim, orada arkadaşımız Zafer bize bire yer bulur dedik...

Bodrum merkeze doğru giderken kıyamet kopmaya başladı, inanılmaz bir kalabalık her yerden adeta fışkırıyordu. Zar zor Halikarnasın aşağısındaki okulun otopart olmuş bahçesine arabayı koyduk, Otopark görevlisi o kadar ciddi ve efendiydi ki onun bu olkulun müdürü bile olabileceğini düşündük.

Mahşeri kalabalığı hayretler içinde süzerek meşhur caddeye gitmeye çalıştık, etrafta tonlarca jöleli saçları ile göğsüne kadar açık yakalı adamlar, neredeyse çıplak kadınlar, herkes sarhoş, kesif bir ter kokusu ve her yerden akan döner yağları ile sahne adeta bir korku filmi gibiydi. Göz gözü görmeyen, en ufak nezaketini dahi yitirmiş insan kalabalığı, kurtulmak mümkün değil..... Aman tanrım..... Bodrum..... sana ne oldu..... kötü bir "kötü" şehir kopyası olmuşsun.... hiç bir özelliğin ve güzelliğin kalmamış..... bitmişsin, kaliten ise nakıs olmuş yazık sana çok yazık. Sen gördüğümde hissettiğim, çok yakın bir arkadaşımın ölmüne duyacağım bir duygu oldu. vah vah ne yazık.... Bodrum'a ait düşüncelerimi ayrıca anlatacağım.

Neyse bu duyguşar içinde Hadigari'nin girişinde gümüş satmakta olan sevgili Zafer' bulduk, biraz hoşbeşten sonra nerede kalalım dedik, bize o cıvarda bir yer önerdi aman dedik, sağol biz kaçalım... ve gerçekten de kaçtık, Bodrum'dan kaçtık....

Mereye diyeceksiniz, hasbel kader o gün sabah Cumhuriyet Gazetesinde, Türkbükü'nde bir feng shui oteli okumuştum adı Lemon Tree, resmi de vardı ve acaba burada mı kalsak demiştik, sonra amaaan Türkbükü'nde kalınır mı ? deyip vazgeçmiştik tam gaz oraya yöneldik buarada saat te epey geç olmuştu.....

Bu kısımda resim yok, arkası yarın

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

Tatil güzeldir 2 buçuk


Dün yazdığım konu ile ilgili resimleri koyamamıştım şimdi dünkü konuya ait birkaç resim, sehayatin devamına ait yazılar yarın ve öbürgün.
Tatilin vazgeçilmezi Croxlarrr

Sevgili Sarı Köşte odamızın verandasında dinlenmede

Bizi oradan oraya taşıyan cefakar tombiş Hondiş, Sevgili ve Sarı Köşk


Alaçatı plaj yolları taştan







Kimi o sırada yapılacak dünya şampiyonasına çalışıyor, Kimi keyif yapıyor kimi yeni öğreniyor, biz sadece seyrediyoruz.





Babylon'u pek severiz biz




ohhh denizzzz, bu karede arkada efetto wakeboard'a hazırlanıyor biz gene dalgamızı geçiyoruz :)

Efetto wakeboard da uçuşurken

Şahidim Didoş sızmış :)




yazısız !







Salı, Ağustos 19, 2008

Tatil güzeldir 2

Eveeet bugün ve birkaç gün size tatilden bahsedeyim aslında resimleri de koyacaktım ama makinamım şarjı bitmiş yarın onlardan da koyarım.

Efendim, tatilin ilk bölümü şöyleydi.

Biricik Sevgili, Şahidim Didoş ve bendeniz, üç ahbap çavuş olarak, saat 15:00 gibi Yalova'dan yola başladık, keyifli bir sürüş ile 20:30 da bizim tatilimizin ilk durağı olan Alaçatı'ya vardık, daha önce de kaldığımız bize çok keyif veren Sarı Köşk' e giriş yaptık.

Sarı Köşk, üzerinde ismi yazılı olmayan genellikle de müdavimlerin kaldığı bir aile işletmesi. Bulgaristan göçmeni olan aile bizleri her zaman olduğu gibi sakız gibi tertemiz, çarşafları, havluları, bakımlı ama iddiasız klimalı odaları ve mükemmel ev sahipliği ile karşıladı.
Otel konukları ile doğrudan ilgilenen sevgili Hasan bizlere her zamanki geniş gülen yüzü ile hemen odalarımızı gösterdi, yeni evlenmiş olduğu eşi de takınım diğer üyeleri gibi orayı benimsemiş ve sanki kırk yıldır oradaymişçasına sıcak ve ilgili idi.

Sevgili Efetto, Çeşme'ye bizden önce gelmiş kendini Otto'ya atmış ve deniz keyfini yapmış olarak bizimle aynı saatlerde minik otelimize geldi. Ben doğruca arka bahçedeki havuza giderek yol yorgunluğunu hemen üzerimden attım.

Tabii ki hemen toparlanıp keyifli bir dörtlü olarak kendimizi sokağa attık, Sarı Köşk, Alaçatı hengamesinden hem uzak hem de çok yakın, yürüyerek 5 dakikada kendinizi kalabalığın içinde buluyorsunuz.

İlk gece doğruca YAYA'ya gittik, işletmesini dostlarımız Ayşegül ve Sermet'in yaptığı Yaya, geçen seneden daha da iyi bir işletme olmuş artık rüştünü tam olarak ispat etmiş. Efetto'nun " yahu sanki Şamdan ahalisini buraya koyuvermişler" dediği gibi düzgün bir müşteri topluluğu var, elbette rezervasyon yapılması şart, bar hemen girişte ve gayet iyi çalışıyor, barmaid gerek tavrı ve gerek hazırladığı içkiler bakımından mükemmel, yemek ise daha aşağıya doğru uzunca bir dikdörtgen olan bahçede. Biz şanslı olarak, sahiplerini tanımamızdan istifade etmeden arkalarda da olsa bir masa bulduk yerleştik.

Şarap ve yemeklerimizi sipariş ettik, servis idare eder, belki biraz daha iyi olabilir. Yemekleri gayet lezzetli, aynı dükkan sahiplerinin istanbul'da işlettikleri ve müdavimi olduğumuz Caddebostan barlar sokağındaki Evce'de ( yanlız burada yiyebilirsiniz isim hakları da onlara aittir) Tutmaç, ta İstanbul'dan buraya getiriliyor şanslı iseniz ve kaldı ise yiyebiliyorsunuz ( ben Caddebostan'da sevgili Didem'in güzel sunuşu ile yenen tutmaçları tercih ederim hem burada sebzelisi de var). Ben özellikle asma yaprağına sarılı ızgara edilmiş peynire bayıldım, ama diğerleri de gayet güzeldi...

Bar kısmında güzel müzik çalışnıyor, DJ ve seçimler iyi, yemekten sonra bar bölümünden doğru sokağa çıkışınız, burada bulunan ayaküstü kalabalığı nedeni ile biraz zor ama gene de bence Alaçatı'nın köy içindeki en iyisi. Burada liseden sınıf arkadaşım Serdar'ın da Yaya'nın ortağı olduğunu gördüm selamlaştık.

Daha sonra ver elini NAR, müzik güzel ve ortan iyi, idi burada da bir miktar kaldık Didoş'un kendini iyi hissetmemesi nedeni ile ilerleyen saatlerde otelimize geri döndük. Bizim oda bahçeye bakan bir verandata sahip olduğundan ben hemen sevgili ve kendime Jack Daniels'i koyup laptoptan da güzel bir lounge müziği yaparak geceyi biraz daha uzattım.

Ertesi sabah, Sarı Köşk'ün mükellef kahvaltısı bizi beklemekteydi, Kremler mi istersiniz, sigara börekleri mi, pişiler mi, her türlü peynir, çeşit çeşit omlet, daha neler neler hepsi ev yapımı ve taptaze sıcacık ve de elbette Hasan'ın güler yüzü. Muftakta annesi ve kardeşi bıkıp usanmadan masaları donatıp duruyorlar.

Daha sonra sevgili ile doğruca Alaçatı plajında Babylon' a gittik biz Babylon'u İstanbul'da da Alaçatıda'da severiz. kalabalıkta olsa yerimizi bulup dev yastıklara kendimizi attık, sonra dooooğruca deniz, koka kola reklamındaki gibi "bırrrrrrrr" ama keyifli tertemiz. Yanlız biraz kalabalık. Daha sonra ekibimiz Didoş ve Efetto'nun da katılımı ile tamamlandı, Efetto her zamanki gibi bol bol Wakeboard yaptı bize de seyretmek düştü....

Akşam için Efetto'nun önerisi ile LANGUSTA'ya gittik, bu salaş lokantada muhteşem pişmiş deniz mahsülleri, zeytinyağlı mezeler ve böcek yedik, kahveleri ikram edilen sakız likörü ile içtik. Langusta, tam eski usul ege lokantası, herşeyi mutfaktan kendiniz seçiyorsunuz, biraz da ağırdan alarak getiriyorlar, dükkan sahibi herşeyi takip ediyor ve geç saatte döndük.

Daha sonraki iki günümüz de bu minval üzerine keyifle sürdü, pazar akşamı Efetto ve Didoş İstanbul' a geri döndüler.

Devamı yarın....

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Tatil güzeldir


Sevgili ile, 10 gün süren ama bize nedense ( keyifle ) bir ay gibi gelen bir tatil yaptık, serseri serseri dolaştık, epeyce şeyler gördük, kah güldük, kah acaip karşıladığımız şeyler gördük, pek çok dostla karşılaştık, güzel günler geçirdik.


Siyasi yazılarımdan sıkılanlar hazır olur bir kaç gün size Çeşme'li, Alaçatı'lı, Ilıca'lı, Türkbük'lü, Bodrum'lu, Sığacıklı yazılar yazacağım... Epey eğleneceksiniz.

Cuma, Ağustos 08, 2008

LOZAN ANTLAŞMASI

Geçtiğimiz hafta sessiz sedasız, Lozan Antlaşması'nın yıldönümünü yaşadık, ben devlet büyüklerimizden nedense bu konuda hiç bir söz işitmedim, Belki de söylemişlerdir de kaçırmışımdır. Öyle ya şu anda bizi kucağa oturtmak için mücadele veren pek çok ülkenin, egemenliğimizi kabul ettiği bir antlaşmayı, kutlar vaziyette konuşmalar yapma, şimdi bize dost görünen bu ülkelere ayıp olurdu herhalde. Özellikle Dışişleri Bakanında bu gibi laflar beklemek zaten hayal, mesela emekli devlet memurlarına alınacak arabalar konusunda beyanatlar veren Reisicumhur acaba bu innemli gün için nme dedi. Başbakan RTE zaten meşgul olduğunda tenezzül bile etmemiştir herhalde. Medyamız çok yoğun olarak Serdar Ortaç ve bikinili Nükhet Duru haberleri ile iştigal ettiğinden zannederim bu günü atlamıştır. Atlamayanlar var ise, beni affetsinler, alınlarından öperim

Oysa ki birinci dünya savaşı emperyalizmine karşı duran başkenti Ankara olan Anadolu hükümetinin, dünya önünde verdiği satranç oyunu vari bir sınavdı. Bu günkü sınırlarımız ona göre çizildi, o haysiyetsiz Sevr antlaşmasının yırtılıp atıldığı, hür ve bağımsız bir ülke oluşumuzun teminat altına alındığı bir mütareke idi. Ayrıca ekonomik bağımsızlığımızı da elde etmiş,bizi adice kapütülasyonlarda. Padişahları, Galata tefecilerinden borç alan, Hasta adam Osmanlı devletinin hayasızca kabul etmiş olduğu ekonomik rehinlerden de kurtulduk. Daha sonra bu millet Osmanlının borçlarını da tıkır tıkır ödedi.

Benim yaşımda olanlar ve belki de bende 8-10 yaş küçük olanlar dahi, bu antlaşmaları okullarımızda okuduk, öğrendik, şimdi bunları bilen bir okul öğrencisi çok az. büyük dönüşüm çerçevesinde bunlar da her halde ufak tefek teferruatlar olara düşünülüp hepten unutturulacaktır.

Biz sağ olduğumuz müddetçe unutmayacak ve hep hatırlatacağız.

Şimdi bir hafta tatil,

Sevgiler

Perşembe, Ağustos 07, 2008

ağır ağır değişim.

Hani AKP ders almıştı hani herkesi kucaklayacaktı, aman beni kucaklamasın, istemiyorum o kucağı, bu kucaklamak değil olsa olsa kucağa almak. Kucağa oturdunmu geçmiş olsun.
Üstelik te kendi düşünce sistemini toplumun tamamına, mecburi kabul ettirmek bu hangi siyasi sistemin adı ise siz onu koyun...

Bakınız neler oluyor,

Önce yakın çevreden,

Akp'li büyükşehir belediyesi, artık, Kadıköyde'de varlığını iyice göstererek, devraldığı, Moda İskelesi'ndeki restoran'da içki yasağını koydu bile, düşünün istanbul un en güzel güneş batan keyif mekanında bir kadeh şarap içmeniz yasak. Alkol elbette ki zararlı birşey ama makul miktarda alınan alkol ile günün yorgunluğunu atıp keyif yapmak, bir yaşam tarzı.
Kardeşim, alkolü satarsın isteyen içer isteyen içmez sen hangi yetki ve güç ile benim alkol alma hürriyetimi nasıl kısıtlarsın. Üstelik bu laik ülkede.


Bakın beğenmediğimiz Yunanistan laik bir ülke değil yunanistan anayasasının 3. sayfasında yunan kilisesi yer alıyor. Bu durumdaki bir ülkede, her kafede, hatta büfede bile alkol satılıyor, ne yerlerde sürünen bir sarhoş gördüm ne de bunlar kaldırılsın diyen kiliseyi.

Bunlar kendi dünya görüşlerini hepimize dikte ettiriyorlar, dikte zamanla dikta olur...iste çaktırmadan değişim daha nasıl olabilir ki.

Biraz da Ankara'dan

Akp mebusu Edibe Sözen, Alman yasalarından bir tasa teklifi apartmış, tercüme ettirmiş çalışıyormuş üzerinde, Gençliği Koruma Yasası, zaten adı böyle bir yasa oldumu korkacaksın arkadaş. Neymiş gençleri korumak için her okula bir ibadethane yapılmalıymış, falan filan, ne diyeyim yahu ancak gülebiliyorum, yani bizim karşımızdaki ilkokulun bir köşesinde bir cami, bir kilise, bir havra yapılacak, e bir de çocuğun biri çıkıp ben budistim derse bir pagoda, ben hinduyuım derse şiva lingamlı bir tapınak, okulda imamlari, hahamlar, papazlar, swamiler gezinecek, böylece çocuklar korunacak. Hadi ordan be , herhalde akıldan zorluk var. Böylece okullara din olguzu bulaştırılacak, önce gayet masumca bir kısım dindar talebe ibadete başlayacak, daha sonra diğerleri teşvik edilecek, bir adım sonrasında gelmeyenler aşağılanacak ve en sonunda ise, gelmeyenler dövülerek zorla ibadete getirilecek.............
Aynı yasaya göre porno yayın alanlar da alışveriş yaptıkları yere TC kimlik nolarını verip imza atacaklarmış, olsa olsa salak olmak lazım bu yasa için. Zira her türlü porno yasadışı yöntemlerle satılacak. Hangi salak gidip tc kimlik nosu ile porno alır be yani gülmek bile yetersiz.

Cumhurbaşkanı çok hoş bir adım ile kendi dünya görüşünden olanları rektör olarak atamış, a a a ne var bunda canım, hayır hayır Üniversiteleri kontrol altına almak ile hiç bir ilgisi yok, olsa olsa salaklar böyle düşünebilir.

Cumhurbaşkanı, emelki olan genelkurmay başkanına, alınan araba için laf söyleyenlere kızmış ve beyanat vermiş, zaten gayet normaldir cumhurbaşkanları, emekli olan devlet memurlarına alınacak zırhlı arabalara dair beyanatlar verirler. Ne var canım bunda.

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Ziyaret

İran İslam Cumhuriyeti'nin ( yani orası da cumhuriyet ve bi bakıma da demoktatik ama düşünün din polisi var ) Devlet Başkanı yurdumuzu şereflendirecekmiş. Buyursun, İran ile yüzyıllardır şavaşmamış olan Türkiye elbette bir komşusunun devlet başkanı tarafından ziyaret edilir.

Bu kılık kıyafetini pek hırpani buluduğum zat, ziyaretini resmi ziyaret yapmıyor, öyle olsa Türkiye Cumhuriyet'inin kurucusu, büyük Atatürk'ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir'ini ziyaret etmek zorunda kalacak. Malum bu mollalar, Atatürk'ten çok korkarlar, gidemiyorlar ölüsünün yanına bile, yüce varlığın. Türkiye Cumhuriyeti de bunu bir şekil idare ediyor, ama adam daha da abartarak başkentimiz olan Ankara'ya değil de İstanbul'a geliyor, bu acem katakullisini, bizim Reisicumhur da kabullenmiş, zatı şahaneyi karşılayıp bağrına basmak için İstanbul'a geliyor. Yani tüm geleneksel protokol kurallarımıza rağmen. Protokol biraz can sıkıcıdır ama memleketlerin temelidir.

Aklıma şu geliyor, mesela, Reisicumhur'umuz Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyarete gidiyor ve diyor ki :

Anlamam ben Washington'a değil New York'a gideceğim Prezidan Buş'ta oraya gelip beni karşılasın.

Herhalde yanlızca 3 yüzyıllık bir devlet geleneğine sahip olan ABD' kendisine

Buyurun, siz NY'de alışveriş yapıp altı kırmızı ayakkabılar falan alın sonra da gidersiniz diyecektir.

Devletler ağırlıkları olan devlet adamları ile büyük devlet olurlar, bu tavıra ancak kahrolarak gülüyorum.

Dışişleri bakanının Anıtkabir ziyareti için "UFAK BİR AYRINTI " deme gafletinde bulunmuş. buna ancak "Ç" ile başlayan bir laf söylenebilir. Bu baş müzakereci, bakan Türkiye Cumhuriyet'ini her fırsatta Avrupa Birliği'ne şikayet eder, beyim burası Türkiye artık bu sözünüz ayıptan da öte oluyor. Buyrun derhal istifa edin.

Ama Reisicumhurun eşi de avrupa mahkemesine vermemiş miydi TC'ini.

Acaba bir memleketin en hassas noktasında mütabık olmayan bir başka memleket başı ile ne derecede ahbaplık olur düşünün.

Perşembe, Temmuz 31, 2008

Haydi bakalım, artık işimize bakalım

Eveeet, karar çıktı, işlem tamam, karar sırasında açık bir forumda verilen tepkileri okumaktaydım, özellikle AKP seçmeni vatandaşlar, " işte CHP'lilere, laiklere kapak oldu", "haydi yola devam" gibi ve bazı buraya yazmak istemediğim ( küfür değil), notlar düşüldü, bunlarında, stersten kaynaklanan ani tepkiler olduğunu, aklıselim sahibi kimselerin bunları yazmayacaklarını düşünüyorum.

Karar ortadadır, AKP suçlu görülmüş ve ceza almıştır. Bu kadar basit bundan böyle artık verilen karar demoklesin kılıcı gibi AKP'nin başında sallanmaktadır.

Şimdi ne olmalı daha doğrusu ben ne bekliyorum, hatta bu beklentilerim Başbakan'a açık mektup olsun.

Ben devlet büyüklerine saygı gösterilmesi düsturu ile yetiştirilmiş biriyim. Yarım asırlık yaşantımda yaklaşık 33 yıldır oy veren biri olarak, ne kadar kızarsam da devleti yönetenlere belli bir saygım olmuştur, bu saygı yanlızca kişiliklerine temsil ettikleri vatandaşların verdiği yetki ve vekaletedir.

Bu bakımdan bu benim Başbakan'ım veya Cumhurbaşkan'ım değil deme hatasına düşmemeye gayret ederim, elbette ki gönlümce muhalefet ederim, ince espirilerle hiciv ederim, kişiliklerinde ve tarzlarında hoşuma gitmeyenlerden bahsederim ama bu hiç bir zaman hakaretamiz bir tarzda olmaz. Bence muhalefet bu olmalıdır, her ne olursa olsun karşılıklı saygı benim için esastır.

Bu nedenle, şu açık mektubum Sayın Başbakan'a

Sayın Başbakan'ım

Dünyanın zor bir dönemden geçmekte olduğu bir sırada Miletin oyu ile laik ve sosyal bir hukuk devleti olan, TÜrkiye Cumhuriyeti'inin Hükûmeti Başkanı olduma şerefine ulaştınız. Büyük bir başarı ile tek parti olarak iktidar oldunuz, Milletimizin, yaklaşık %47 si başkanlığını yaptığınız partiye teveccühünü gösterdi, bakiye %53 başka partilere oy verdi.

Yaklaşık bir yıl önce seçimleri kazanmanızın akabinde parti merkezi balkonunda çok güzel bir söylev vererek, herkesin başbakanı olacağınızı beyan ettiniz.

Daha sonraki uygulamalarınız için size muhalefet edenler, balkonda verdiğiniz herkesin Başbakan'ı olma yolundaki demecinize uygun davranmadığınızı gözlemlemişler bu konuda çeşitli şekilerde fikir beyan etmişlerdir.

Daha sonrasında hepimizin malumu olan, kapatma davası ile pek çok şey ayan beyan görülmüş ve konuşulmuştur. Mahkemenin vermiş olduğu karar hepimizin malumudur.

Şimdi önünüzde artık yepyeni bir sayfa mevcuttur, oy veren bir vatandaş olarak, sizde beklediğim, ortamı germekten kaçınan, öncelikleri tabanınıza göre değil tüm Millet'in önceliklerine göre tayin etmeniz.

Memleketi gerecek söz ve tavırlardan imtina etmeye azami gayret göstermeniz; gerçekten de herkesin Başbakan'ı olam dirayetini göstermenizdir.

Sizin gibi düşünmeyenleri de kaale almanız ve onların düşüncelerini de en adil şekilde irdelemeniz ve hatta o muhalif düşüncelerin doğru olduğuna kanaat getirdiğiniz kimilerini de aynı şekilde hayata geçirmenizdir.

Anlık parlamalar yerine özellikle ketumiyeti tercih ederek, tüm halkımızın muhalif bile olsa saygısını kazanacak tutumu göstermenizdir. Gereksiz yere siyasi tansiyonu yükseltmemeiz, gerektiğinde bunun için en zor esneklikleri şiar edinmenizdir.

Bizi Arap ülkeleri konumuna değil Avrupa Birliği klasına yükseltecek tüm gerekli adımları çok acilen atmanızdır.

Özgürlükleri yalnızca kendi partiniz ve tabanınız için değil size en uç muhalif olan vatandaşlar da dahil olmak üzere herkes için canı gönülden istemenizdir.

Gerektiğinde bağrınıza taş basarak hükümet içinde dahi yenilikler yapmanız ve herkesi rahatlatmanızdır.

Sayın Başbakan, ben sizi en hiddetli hallerinizde de ve çok yumuşak olduğunuz durumlarda da takip etmekteyim, şunu da bilhassa belirtmeliyim ki memleketimizde şu andaki tek gerçek politik lider sizsiniz. Sizin terörde ölenlerin yakınlarına sarılırken gördüğümüz müşfik ve "baba" ifadenizi, geçtiğimiz sene Bilgi Üniversitesi'nin açılışındaki bilge tavrınızı da gördüm, bunları şayanı takdir olarak not ettim. Zira ben muhalif de olsan Memleket'imin Başbakan'ına saygı ve hürmet duymak isterim.

Acizane ricam, son durumdan gerekli olan dersi tam olarak çıkarmanız, almış olduğunuz yüksek oy oranının verdiği güç ile adil bir yönetiml ile hepimizin yüzünü güldürecek ve tarihe en saygın olarak geçecek tavır ve davranışlarda bulunmanızdır, bunda hiç şüphem yoktur.

Siz ve partinizi, korku veya tedirginliklerle değil, muhalif bile olsak saygı ve demokrasi içinde yarıştığımız bir olgu olarak görmek isterim.

Tüm bunların neticesi Türkiye Cumhuriyet'inin maddi manevi her konuda yücelmesi, yükselmesi ve dünyada sözü dinlenir önemli bir devlet olmasını temin edecektir.

Bu düşüncelerle, yüce görevinizde muvaffakiyetler dilerim.

Saygılarımla
,

Yarın da muhalefet partilerinin başkanlarından taleplerimi yazacağım.

Not: Anayasa Mahkemesi üyelerinin yoğun ve takdire şayan çalışmalarını tebrik ederim. Ancak Mahkeme Başkanı'nın karar açıklamadaki heyecanını ve önce kararı okumak yerine kişisel mülahazalarını çok duygusal bir biçimde aktarmasını yadırgadım. Gerekli olan bence, kararı tam olarak okuyup gitmekti , tabii bu benim kişisel düşüncem......

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Parti Kapatma vs.





Yazımı yazıyorum ama bir taraftan da kulağım TV'de, eğer AKP kapatılmazsa zaten Anayasa Mahkemesi kararını hemen verir, geçer gider. Zaman uzadıkça uzarsa bilin ki kapatma ihtimali yükselir. Buradan ahkam kesmeyelim, ben Anayasa Mahkemesi üyelerinin siyasi bir karar vereceklerini hiç zannetmiyorum, Yüksek Mahkeme önüne getirilen delillere bakacak, delilleri kabul edecek veya etmeyecek. Kabul ettiği delillerin durumuna göre müzakere edip karar verecek. Verdiği kararın hukuk karşılığına göre de ya cezalandıracak ya da bir suç unsuru yoktur diyecek bitirecek.

Eğer AKP'yi "odak" olarak nitelerse o zaman, 71 kişi hakkında birer birer yasal kararlar verecek.

Hukuk her ne kadar soyut gibi görülse de, tamamen somut kavramları olan bir bilim dir, özellikle bilim olarak yazıyorum, müspet ilimdir. Acıyarak, kollayarak vs. karar vermez. Mahkeme adildir, kararları da tamamen hukuki verilere dayanır.

Ne olur sonuçlar

1) Mahkeme AKP'yi kapatmaz, bu durumda

a) AKP şımarır sistem ile istediği gibi oynar, anayasayı değiştirir hatta laikliği bile kendine göre yorumlar ve dayatır.
b) Başbakan, 22 temmuz seçimlerinde balkondan yaptığı konuşmayı tekrar eder, ve buna tamamen uyar böyle demokrasi kazanır, ülke sağlıkla yönetilir.
c) hiç bişey olmaz aynen devam eder. tüm kötü senaryolar balon olur.

2) Mahkeme AKP'yi kapatır, bu durmda,

a) AKP yeni kuracağı bir partiye transfer olur, Başbakan ceza alır, yerine biri emanetçi olur, zaten bu durumlara Türk politikası aşinadır.
b) Cumhurbaşkanı istifa eder, yeni kurulan partinin başına geçer, Tayyip Bey cumhurbaşkanlığına aday olur, halk seçeceği için Cumhur başkanı olur, ali- veli, veli- ali durumu olur.
c) yeni parti reflekslerle hemen seçime gider, halk gene bu ekibe acır be oy patlaması olur.
d) yeni parti reflekslerle hemen seçime gider, halk başında Tayyip bey gibi bir lider görmediğinden az oy verir
e) bu seçimlerde Abdüllatif Şener gibi birinin yeni kuracağı parti umut olur başarır/başaramaz bilinmez
f) vs. vs. vs. vs.

3) AKP kapatılmaz, hazine yardımından kısmen veya tamamen pay almama cezasına çarptırılır

Bkz. 1 . madde.

Durum bu Yüksek Mahkeme karar verene kadar zaten bildiğiniz bu maddeleri düşünün. Karar ne olursa olsun demokrasi kazansın.

Not: Bazı siyasiler hep beraber sokakalara gidip terörü lanetleyelim, bu karmaşa ortamında orada bir ekzos patlasa ne olur biliyormusunuz. Aklımızı başımıza devşirelim, terörle delikanlı gibi savaşılmaz zira terör adı üzerinde delikanlı değil tırsıktır, gizli saklı davranır insan öldürür. Haaa genede sokağa çıkalım diyorlarsa bu memleket için canımız feda çıkarız, ama yürüyüş kolunun başında , Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve tüm parti liderleri olursa.....

Kalın sağlıcakla
.

Salı, Temmuz 29, 2008

gene terör ile ilgili

Dünkü yazımda da bahsettiğim gibi, dün alçakça katledilmiş süt kuzularının, anne olamamış kadınların, çocukların, kadın erkek insanların, bu yaşamdan koparılışlarının töreni var idi. Yolları ışık olsun haketmedikleri şekilde hoyratça koparıldılar bu dünyadan, hele o doğmamış bebek beni zaten yaralı olduğum bu günlerde daha da kederlendirdi.

Şimdi başka bir noktadan bakalım, dikkat ettiniz mi seversiniz-sevmezsiniz ama tek bir gerçek lider vardı ortada o da başbakan, efendi gibi kıyafeti, kravatı, dik duruşu ile tabutu sırtlaması, oradaki bir babaya sarılışı onu gerçekten de çok içten olarak yanaklarından öpüşü, surat ifadesi ile adam gibi durdu orada. Bir parti başkanı değil, toplumun ona yüklediği sorumlulukla bir başbakan olarak oradaydı, hani hep şikayetle bahsedttiğim tavırları hiç yoktu, şefkat ve dirayetle orada durdu, aferin, halk bunu ister....

Peki bu tören yanlızca hükümet eden partinin yandaşlarının töreni mi idi, yooo muhakkak orada da başka partilerden olan ölü yakınları da vardı, peki bu partilerin genel başkanları neredeydi, allan bilir. Biri törende mevcuttu, mecliste tek kişi ile bulunan TBP, ya diğerleri, arkadaş millet karşısında lider ister, arkasından yürümek, kendi hakkını koruyacak adam ister, hele bu gibi travmatik ortamlarda. CHP genel başlanı oraya birkaç saat önce gitmiş olmasına rağmen cenazede oralarda değildi. Neden ?????

Oysa TV'ye bakarken görmek istediğim şu idi, Başbakan, herkesi davet eder, kendi uçağı ile getirir ve orada hepsi kolkola durulardı. Biri yapmadı diğerlerinin aklına mı gelmedi, yoksa Ben'im Sen'sin hallerinden mi. Hangi siyasi farklı görüş memleketin canının yandığı bir ortamda birbiri ile birlikte saf tutmaya engel olabilir. Orada anasının karnında doğmamış bir bebek yatarken hangi siyasi düşünceler yumağı, orada olmamayı düşündürebilir. Pes doğrusu.

Ben yarım asırlık hayatımda böyle şeyleri çok gördüm, bu gibi uyumsuz hallerin memleketi nelere sürüklediğini de. Bizden olanlar ve olmayanlar yaratmanın cefasını bu millet çok çekti. Mederes'in "Vatan cephesini" biliriz, bizzat şahit olduklarımın içinde, uzlaşmaz Demirel'in 12 martta memleketi getirdiği durumu yaşadım, sonrasında bir türlü kibirlerini kırıp başbaşa konuşamayan Demirel ve Ecevit'in esaeri olan 12 eylül'ü . Arada Demirel ile Özal kavgalarını. Sonra yakın zamanda artık esameleri okunmayan Çiller ve Mesut Yılmaz vak'alarını. Bir hükümette olup ta bir türlü bunu beceremeyen Ecevit- Devlet Bahçeli kavgasının getirdiği kriz ve sonrasındaki gereksiz seçim ile AKP'nin iktidar oluşunu. Yani diyeceğim hiç bir işe yaramadı.

Sonra Başbakan'a ve ona oy verenlere kızmayalım, işte karşılarında ( severiz sevmeyiz) adam gibi bir lider onlara gayet de güzel hitap ediyor.

Ya diğerleri????

Devir sükünet ve uzlaşma devridir, zira konu memleketin bekasıdır. Aklımızı başımıza almanın zamanı geçmektedir. Akıllıca uzlaşma, sanılanın aksine insana mağlubiyet değil büyüklük verir, halk görür asla kör değildir, unutmayalım bu halk bir Mustafa Kemal yaratmış ve onun arkasında dimdik durmuş bir halktır
.

Pazartesi, Temmuz 28, 2008

Kılık kıyafet ...... hayret

Şu anda, Güngören'de adice öldürülenler için yapılan dini törene gözüm takıldı.
Devlet erkanı orada, hayatını kaybedenlerin yanında, Başbakan ( seversiniz, sevmezsiniz) şartların gerektirdiği adam gibi gibi kıyafeti, anlamlı kıravatı ile, gene bir kısım bakanlar ve diğer zevat kıyafetleri eksiksiz olarak mum gibi saf tutmuşlar... ama o da ne, başbakanın sağında kalan kişilerin arasında bir bakan daha var o ise, beyaz elbisesi, göğsüne kadar açık gömleği, gömleğin açık olan kısmına asılmış güneş gözlükleri ile.......

Düşüncelerim şunlar oldu,

- ayıp yahu, orada üzerlerine şanlı bayrağımız koyulmuş tabutlarda yatan insanlar için bir tören yapılmakta, hem bayrağa, hem devlete, hem nâhak yere katledilmiş insanlara ayıp değil mi???

- yoksa "velev ki" bu bir siyasi tavır mı, yani ben kravat takmam ( İran daki bakanlar gibi)

- ya da bakan çok acil ve acılı olarak gelmişti buraya ve fırsat bulup daha koyu bir elbise ve kravat takamadı, gözlüğü ise bilemeden oraya koydu.

Her ne ise hiç yakışık almaz bir hal, sayın bakan, bir kravat bulamadınız mı, bulamadıysanız gömleğinizin üstten iki düğmesi mi kopmuştu, o gözlüğü koyacak bir ceket cebiniz yokmuydu.

Bende hiç yakışık almadı çok ayıp oldu, gene de siz bilirsiniz.


not: Sayın Baykal, sabah bu yere ziyarete geldiniz, cenaze namazında neredeydiniz.

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

günlük notlar


Geçtiğimiz pazar günü, boğaz maratonu vardı, bir yazım hatası ( artık böyle diyeyim de ) ben giremedim, sevgili de içindeki mercimek kafa yüzünden giremedi. Katılan arkadaşlarımızla beraber oradaydık. Çok hoşuma gitti hem organizasyon hem katılanlar, orada gerçekten de keyif duydum, güzel şehrimle gururlandım. Seneye sevgili ile ben de katılacak bu keyfi yaşayacağız.
Aynı gün yaşadığım bir olay da bana biraz garip geldi. Maraton tüm hızı ile devam ederken biz de :( kahvaltı yapmak üzere House Cafe'ye ( ortaköy) gittik oldum olası House Cafe'leri severim, burada minik bir sezenişte bulunacağım, nefis bir pazar sabahı saat 10:00 cıvarlarında gittiğimiz için ortaköyde denizin dibinde oturamadık House Cafe'de zira o sırada bomboşl olan bu bölüm ancak 11:00 de açılıyormuş, yukarıda oturabildik, neden ki ?????
11:00 de gelen müşteri başka biri mi? daha fazla mı para bırakır, nedir anlamak mümkün değil.
Neyse masalar bildiğiniz gibi birbirine yakın, yanıöızdaki masa ile bizim aramızda kalacak şekilde adı görünmeyecek gibi katlanmış bir gazete duruyordu, eğilip oturan beye bu gazetenin kendisinin mi olduğunu sordum, hayır buyrun dedi, teşekkür ettim gazeteyi aldım, adını görünce gayrı ihtiyari bizim tarafa dönerken aaa bu imam gazetesi ben bunu okumam deyip yerine koydum, Yandaki bey "yoo dedi o bizden değil ,şu grubun", "iyi ya dedim o grupta onlardan değilmi, hatta gurubun başındaki kişi şu kişinin oğlu değil mi, bu nedenle okumuyorum " dedim, "çok ön yargılısınız" dedi ben de, " hayır dedim bu bir önyargı değil kendimce protesto ediyorum" işte burada vurucu sözü etti karşımdaki, " ama sizi kimse duymuyor" "olsun dedim ben kendimce tatmin oluyorum" ... "o zaman şunu okuyun" dedi, kendince karşıt olduğunu düşündüğü bence aynı düzenin başka görünümlü versiyonu olan bir başka gazeteyi uzatarak; geldiğim nokta şu demek ki hangi gazeteyi okumayacağımı hafif yüksek sesle bile belirtmem birilerini rahatsız edebilip, hiç tanımadığı insana müdahale ettirebiliyor. Demek geldiğimiz nokta bu. Ben gençken bazı gazeteleri elinde taşıma gafletinde bulunanlar (sağcı-solcu faketmez) vurulurdu. Umarım bir daha o günlere dönmeyiz. Umarım, umarım....

Yazar Nedim Gürsel'in soruşturmaya tabi tutulması hala bana enteresan geliyor. Elbette herhangi bir kimse ve gruba hakaret içeriyorsa diyecek lafım yok, zaten adalete aksetmiş bir konu bir şey söyleyemeyiz... Ama biz, bir de şuradan bakalım, mesela bazı camilerde, hocalar cemaate açık konuşmalarında, kendilerince mümin olmayanlar için, mesela başka bazı dinler, içki içenler, başı açık olanlar vs vs gibiler için açıkça "sapıklık, sapkınlar" vs gibi yakıştırmalar yapıyorlar, işte mümin sınıfına giremeyenler bunu dinleyip hatta kaydedip deseler ki şu arkadaş bizi açıkça sapkınlıkla itham ediyor o zaman imam arkadaş hakkında soruşturma olur mu, eh nede olsa sapkınlık olarak nitelenen davranışlar da toplumun belirli bir bölümünün inancı yada yaşam tarzı olabilir, üstelik hiç bir zararı dokunmayan fiillerdir.......

Demokrasi işte sesli düşündüm herhalde bana bişey olmaz bu yazıdan dolayı. Neyse bence herkez rahatça konuşmalı düşünmeli yazmalı açık hakaret içermedikçe de kimse bundan nem kapmamalı, zaten insanın belirli bir inancı varsa başkaları onu hiç ilgilendirmez kendi kendine bildiğini savunur ve yaşar, başkalarını mecbur etmedikçe de kimseye bir zararı olmaz.

Hepinize güzel mutlu, başarılı, keyifli, aşk dolu bir hafta olsun...

Salı, Temmuz 15, 2008

Bugünler.

Eveet,
Haftasonu gene Heybeliada'da Halki Palas'taydık pek keyifliydi her zamanki gibi. Çoluk çocuk cümbür cemaat gittik. Biricik Sevgili, canım Alara, Kero, sevgilinin içindeki tatlı fasulye :) Keyfiliydi, sevgili yazıp resim de koymuş http://tanyasecil.blogspot.com/ bana söz düşmeezzz..

Ada insanları (yani yaz kış orada yaşiayanlar) hep dikkatimi çekmiştir, onlar sanki İstanbul'da yaşamıyorlar. Bir defa sakinler, zamanı kafalarında halletmişler, telaşları yok, çok daha huzurlular, anladığım yanıbaşlarındaki şehir ile hiç alakadar da değiller. Çok daha modernler. Kaç göç, sıkmabaş falan da değiller, aslan gibi yaşıyorlar..... Çok hoş, çok keyifli aman bozulmasın keyifleri...

Memleketin halleri ile ilgili yazı yazmak istiyorum ama, bu hükümete karşı yazı yazan herkesin bir örgüt üsesi olma durumu oluştu, neme lazım benim yeni kurulmuş bir ailem ve beklediğim bir bebek var diye susuyorum.

Acaba istenen bu mudur, susalım oturalım aksi taktirde, örgüt üyesi olarak kale alınma durumumuz var, şakası da yok ha, ağır ceza ve müebbet falan. Demek ki bir cumhuriyet mitinglerinde de örgütsel faaliyet içindeymişiz yahu, hiç böyle düşünmemiştim. Oraya katılan herkes malum örgütten mi oldu şimdi. Allah allah anlayamadım.

Bu durumda %47 nin bakiyesi olan %53 örgüt üyesi mi, acaba yakında muhalefet partileri de örgüt olup ceza alır mı..... yoksa bunlar hep benim vehimlerim ve yanlış anlamalarım mı? Bir kısım Medya ve hükümetçe estirilen hava bize aksettirilen durum bu....

Ben tüm bunların bizleri daha da karıştırmaktan ibaret olduğunu anlıyorum. Hiç bir Savcı veya yargıcın, TC kanunları dışında davranmayacağını biliyorum, o bakımdan müsterihim, eğer bir konuda TC kanunlarına göre yanlış yapan var ise bu ispatlanır, temyiz olur ise yapan, cezasını çeker, yok ise bu durumda beraat eder. Haa eğer boş yere içeri girmelerine ne diyeceksin derseniz. Bu durumda herkes hakkını arar ve elbette adalet tecelli eder.

Hiç korkmayın çekinmeyin. Savcılar adları üzerinde "Cumhuriyet Savcısı'dır". Yargıçlar bağımsızdır, tarafsızca kanunlar uyarınca karar verirler, yargı ve savunma müesseseleri mevcuttur. tıkır tıkır çalışır ( geç te olsa ).

İşte memleketimizi ilgilendiren iki yargı olayı, sakince oturup bekleyelim neticelensin, Türkiye Cumhuriyeti, tüm bunlardan kazançlı çıksın. Demokrasimiz daha da parlak olsun. Birbirimize düşmeyelim, kamplara bölünmeyelim, onlarcı bunlarcı olmayalım. Soğuk kanlı olalım ve adaletin tecelli etmesini bekleyelim.

Salı, Temmuz 08, 2008

SEVİNÇ


Pek sevgili kız kardeşim, Çok kıymetli dostum evlendiler.
İki güzel insan....
eminim çok keyifli bir hayat olacak onlar için,
sevinçliyiz,
keyifliyiz.

Salı, Haziran 24, 2008

Hamilelik halleri I



Sevgili dostlar,

Bildiğiniz gibi canım Sevgili hamile, çok mutluyuz umarız herşey normal seyirinde gider ve keyifle sona ulaşırız. Bu vesile ile genel durumu ve benim hamilelikle ilgili düşüncelerimden sözetmek istedim. Yazı belki biraz uzun olur umarım sıkılmazsınız.

Uzun yıllardır http://www.yogaturk.com/ isimli bir yoga web sitem var, buradaki "Hamileler için" yoga bölümünün başına şöyle yazmışım :

Hamilelik ve yoga
En başta unutulmaması gereke şey, hamileliğin bir hastalık değil, yaşamın en keyifli bir dönemeci olduğunun farkına varmaktır. Hamileler yoga çalışmalarına rahatlıkla katılabilirler, bunu en son ana kadar da sürdürebilirler ( elbette önce doktorlarının olurunu almak kaydıyla.) Yoga ile geçen bir hamilelik gerek doğum ve gerekse bebeğin sağlığı açınsından çok faydalıdır


yazı böylece devametmekte.....

şimdi bakalım duruma; karnını doyurmak ve üremek her canlının birincil önceliğidir. Tüm yaratılmış varlıklar bu iki temel güdü ile donatılmıştır. Bize en yakın canlı türü olarak hayvanları ele aldığımızda, sistemin tıkır tıkır bu şekilde yürümekte olduğunu görmekteyiz.

Durum biz insanlarda biraz farklılılar göstermekte. Bizler bu temel güdüleri, kişisel zevkler ile de geliştirmiş bulunmaktayız. Karın doyurmayı keyif haline getirmiş onu sınırsızca detaylandırmış hatta sanat haline getirmişizdir. Gene temeli üreme olan cinsellik bizim için aynı zamanda bir haz olgusudur. Bir insan olarak bunlar gayet tabiidir.

Gene temel güdü olarak üreme faslına geldiğimizide, belirli faaliyetin sonunda dişi varlık gebe kalmakta ve yaşamın gayet normal döngüsü içerisinde, gelişen bebek gene normal olarak doğum ile bu hayata gelmektedir. Dolayısı ile temel prensip olarak hamilelik bir hastalık olmayıp, gayet normal bir durumdur.

Bu nedenle elbette ki kadın, belirli bir fiziksel ve zihinsel değişim içinde olacaktır. Bu değişim ne derece travmatik olur ve kadın ne derece kendisini hasta olarak kabul ederse o derece zor bir hamilelik dönemi geçirecektir. Burada en baştaki etken kişinin bireysel irade gücü ile kendisinin hayatın en normal durumlarından birini yaşadığını bilmesi ve bunu keyif ile yaşamasıdır.

Diğer önemli etken ise etrafın kendisine karşı davranışlarıdır. Özellikle daha önce doğum yapmış olanlar, bir yakını doğurmuş olanlar, hatta bu olayı yanlızca okuduklarından bilenler binbir türlü öğüt vesaire ile kafa doldurmaya başlarlar. Oysa unutulmamalıdır ki her kişi kendi başına bir bireydir ve her durum herkeste başka türlü tezahür ve tecelli edebilmektedir.Öte yandan en yakından başlayarak herkes hamile kadını artık bir normal olmayan biri olarak görmeye ve ona itinadan ziyade hasta gibi davranmaya başlarlar. Bu bakımdan çevreye tavsiyem tüm bildiklerini kendilerine saklamaları susup yerlerinde oturmalarıdır.

Bir diğer önemli nokta ise doktor faktörüdür, ki bunu ayrıca yazacağım.

Hamile olan bir kadın normal bir insandır, normal hayatını yaşar, elbette ki fiziksel bazı gelişmeler belirli faaliyetleri zorlaştırır ya da ağırlaştırır bu da gayet normaldir. Örneğin bir kadın regl olduğu dönemlerde belirli önlemler ile hareket etmek zorundadır, ama hasta değildir 2-3 gün yada her nekadar sürüyorsa ona göre davranışlar içinde bulunur. Bu özgürlüğün kısıtlanması değil, duruma göre davranışta bulunmaktır

Bie hamileye yapılacak en gaddar şey " kızım artık sen eskisi gibi özgür değilsin" demektir. Bu onun zaten karmakarışlık olabilecek zihinsel yapısını bir de baskı altına almaktır. Buna kimsenin hakkı yoktur. Hamile bir kadının gerektiği şekilde davranışlar içinde bulunacak aklı mevduttur.

Hamile kadın şartların elverdiği en kısa sürede normal yaşantısını sürdürmeli gerekli olan dikkat ile yaşamına devam etmeli ve hatta hamileliği çok normal olarak benimsemelidir. Siz hiç, ben gebeyim, burada yatıp duracağım birileri de bana hizmet etsin diyen aslan gördünüz mü, yada kedi yada köpek (kendilerini insan zanneden ev hayvanlarını bir kısım hariç tutuyorum), doğurdukları ana kadar herşeyi normal olarak yaparlar. Sonrasında da en kısa zamanda normal hayata edapte olup yaşamlarını sürdürürler.

Elbette bu söylediklerim normal bir hamilelik için geçerli....

Devamı yarın.....

Cuma, Haziran 20, 2008

Kavakyelleri II

Kavakyelleri dedim ya, sevgili haberi patlatmış hem de ne güzel ........
o nedenle kavakyelleri
püfürrr püfüüüüürrr

Perşembe, Haziran 19, 2008

Kavak yelleri

Başımda kavak yelleri esiyor,
Bu günlerde...
ben yere bile bastığımı bile
Bilmiyorum ki,
Kulaklarım da duymuyor
Sevgilinin sesinden başka...
Çok bilmişlik falan hiiiç istemiyorum
Ben zaten biliyorum,
Ayaklarım yere basmazken
Bu ifademden
Kızdığımı bile farketmiyor kimse.....
FLY tişörtümü
Kendim yaptım
Uçuşuyorum.
Şimdi laflar, tüketilmiş nefes
Burada hava yok ki ses gelmiyor...
Bir tek sevgilinin sesi, püfüüürr
Başımda da kavak yelleri.....
hani "fink" sözleri ile :
PAX VOBİS CUM

Pazartesi, Haziran 16, 2008

Babalar günü....

Sevgili yaşamımızın son gelişmelerini keyifle yazıyor o kadar güzel yazıyor ki aynı konuda daha kötü yazacağımdan ben susup okuyorum keyifle.

Dün babalar günü idi ( ne komik değilmi kendi kendimize günler icat edip, onları çok önemli bir konuma getiriyoruz, olsun be güzel oluyor....) bir gece öncesinin geç yatmışlığı falan derken, mutada uygun olmayarak neredeyse öğlen uyandık. İlk güzel hediyemi sevgili verdi bayıldım tabi zevkten....

Sonra kahvaltı faslı, zır kapı küçük kızım Alara ve güzel hediyesi, kah kah falan derken zır kapı büyük kızım Ayşe ve güzel hediyesi ve de bir dolu haberleri..... dördümüz birlikte oturduk çok keyfi yaptık... E seneye acaba bunu beş kişi yapabilir miyiz????? neden olmasın.... hadi hayırlısı... ne de keyifli olur ....