Cumartesi, Temmuz 25, 2009

Ahlaki erozyon

..... ahlaki erozyon nitelemesinde bulunarak demiş ki,

Dün o dediğim tesisleri denetlemeye giderken orada maalesef gençliğimizin bir bölümünün halini gördük, gerçekten üzüntü vericiydi. Bu şekilde sınırsız, kontrolsuz bir ahlaki erozyonun olduğu yapılanma bizi dertlendiriyor. Kendi başına bırakılan unutmayın ya davulcuya ya zurnacıya.....

* Maalesef gençliğimizin bir bölümü" gençliğimiz çeşitli kamplara mı ayrılıyor, cici gençlik ve öteki gençlik mi?

* ahlaki erozyona uğrayanlar kim ? cıvarda bir rock konserini izlemeye gitmiş oradaki çimlerde oturan gençler....

* "sınırsız kontrolsuz", demekki çok yakında bu gibi faaliyetlere sınır ve kontrol gelecek ( hayırlara vesile olsun)

* "ahlaki erozyon" demek ki  bu erozyonu önleyecek bir ahlak polisi lazım, eh ne de olsa polis rejimin koruyucusu.

* "ahlaki erozyon" hangi ahlak kriterlerine göre, evrensel ahlaka mı? yoksa mesela tarikatsal ahlaka mı?

* "bizi dertlendiriyor " buradaki biz kim, devlet adamı şahsı itibarı ile kullanılan "biz" mi? yoksa bir grubu, bir kitleyi yada neyi temsil ediyor.

* "dertlendiriyor" bu dertleme nasıl bir dertlenme oluyor bireysel bir iç geçiriş mi yoksa size göstereceğim tarzındaki intikamsal birdertlenmemi?

*"kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya" davulculuk zurnacılık, ahlaki erozyona uğramışların mesleği mi ? Neden toplum önünde ahlaki olarak erozyona uğradığı iddia edilen bir davulcudan yada zurnacıdan ses çıkmıyor, çıkarsa hadlerinin bildirileceğinden mi korkuyorlar. Bu şekilde hakir görülen bir meslek neden Ramazan Ayı'ında sabahları uyandırma vazifesi görüyor. Ramazan davulcusunun eşi, kötü birşey yapmış biri mi?

Benim şu aciz ve kıt kafamla dahi sor sor bitmiyor,

Geçenlerde demiş ki, "söz ola kestire başı",

ben de diyorum ki " La havle vela kuvvete"

Bazen laflar ne rahat çıkyor ağızdan , rahmetli annemin bir lafı vardı, "evladım söyleyeceğin lafı ağzında dokuz kere dolaştır da söyle"...

İyi hafta sonları

Perşembe, Temmuz 23, 2009

bir değişimin anatomisi

Sanmayın ki yaz tembelliğidir, bir başka yazıyı "copy/paste" yapıp buraya koymak...

Hiç değil ama Ahmet Hakan benim müşahade ettiğim bir konuyu ne de güzel yazmış, aslında dün koyacaktım bu yazıyı ama kendisinden, izin almak için mail attım, zannederi ya mail eline ulaşmadı ya da yoğunluğa geldi. Ben de hiç olmazsa aynı gün olmasın diyerek bugün koyuyorum.

 (Ahmet Bey, eğer sizin için uygun değilse bildirin hemen kaldırırım, hırsız durumuna düşmeyeyim....)

Bir değişimin anatomisi

ESKİDEN... 

Bir yerlere gelemezlerdi... Bir yerlere gelmelerinin önü kesilirdi... Birine “İslamcı” dendi mi, işi biterdi...


Şimdi...

Şimdi önleri açık... Bir yerlerden “İslamcılığa” bulaşmış olmak, başlı başına bir imtiyaz nedeni... 

Eskiden...

Meclis'te, TV stüdyolarında hep sıkıştırılırlar, hadleri bildirilirdi... 

Şimdi...

Onlar had bildiriyor...

Eskiden...

Hep alttan alırlardı...

Şimdi...

Hep üstten alıyorlar...

* * *

Eskiden...

İşçinin hakkını alın teri kurumadan vermekten söz ederler, “Bir lokma / Bir hırka” derler ve Ebu Zer gibi zenginlikten kaçınmaya çalışırlardı.

Şimdi...

“Baba ben derviş miyem / Hırkamı giymiş miyem / MÜSİAD'dan burjuvazi olmaz mı / Niye ben ölmüş müyem” türküsünü çığırıyorlar...

Eskiden...

Yeni bir ekonomik model peşinde koşarlardı...

Şimdi...

Düzenin ekonomik modelini babalar gibi uyguluyorlar...

Eskiden...

En küçük bir zam olayında ortalığı birbirine katarlar, zam yapan iktidara kan kustururlardı...

Şimdi...

Yüzlerinde aldırmaz bir tebessümle zam üstüne zam yapıyorlar.

* * *

Eskiden...

Eleştiri kabul ederlerdi... Ömer'in karşısına çıkan “sahabe”nin, “Seni kılıcımla düzeltirim ey Ömer” sözünü örnek verirlerdi...

Şimdi...

Kendilerine en ufak bir söz söyleyeni kılıçlarıyla düzeltmeye kalkıyorlar.

Eskiden...

İstişare yaparlardı... “Tek adam”a itiraz ederlerdi...

Şimdi...

“Tek adam” raconu kesiyor, hepsi “gık” bile demeden itaat ediyor.

Eskiden...

Yürekli aydınlar vardı... Taşı gediğine koyan... İtiraz eden... İsyan eden... Özgün yaklaşımlar ortaya koyan...

Şimdi...

Organik aydınlar var... İktidara bağlı... İktidarın borusunu öttüren... Kampanya yapan... 

* * * 

Eskiden...

Mazlum güzelliği vardı üzerlerinde... Herkeslerin üzerine çullanmasından kaynaklanan bir güzellik...

Şimdi...

Zalim iticiliği var üzerlerinde... Aşırı güvenden, özgüven patlamasından, kibirden kaynaklanan bir iticilik...

Eskiden...

Merhametleri vardı... 

Şimdi...

Sıfır tolerans...


Salı, Temmuz 21, 2009

Günlerin getirdiği

Ortam gene "son dakika haberleri" , "sok gelişmeler" vesaire ile dolu, canım medyam her zamanki gibi yangına körükle gitmekte pek mahir.

 *****Bir arkadaşım bir kaç sene önce, yaşam görüşü belli  bir bisküvi firmasının gelişimiş kollarından birine ait, kafeye gider, Bağdat Caddesi'nin en civcivli yerindedir mekan, vakit akşamüstüdür, garsonu çağırıp, bir kadeh soğuk beyaz şarak ister, "efendim sağlığınız için içki satmıyoruz" cevabı ile karşılaşır, "......." diyerek mekandan ayrılır.

Sigara yasağı başladı, sağlığımız için.  Ben sigara içmeyen biriyim, rahatsızlık duyduğum da çok olmuştur, ne hazin ki bu yasağa bir türlü güvenle alkış tutamıyorum, bir sonraki adımda, efendim sağlığınız için içki de yasaklanmıştır, " tam alkolsuz hava sahası" denir mi ? bir sonraki adımda çok güneş var hanımların başına güneş geçmemesi ve sağlıklarının bozulmaması için açık başla gezmeleri yasaklanır mı ? ... Bilmiyorum.....  ( tamamen örtülü hanımlarda had safhada "D" vitamini eksikliği olduğu gerçeğini unutmayalım bu siyasi değil tıbbi bir gerçek)

Bildiğim birşey var  doğaya karbon  salınımın da önümüzdeki günler içinde avrupa birincisi, dünya beşincisi olacak, kömürü teşvik eden, atom santrali için her beğenen, 3. köprü için İstanbul'un ciğeri ormanları kesen kararları veren bir hükümetin olduğu  bir ülkede bu aşırı sağlık merakı bence bir iki şeyden kaynaklanıyor.

1- Başbakan sigaraya karşı nefret duyuyor ( çok da iyi yapıyor)...

2- Devletin sigaradan aldığı vergi, SKG den sigara neticesinde oluşan hastalıklar için harcadığı paranın 3 te biri. Belki IMF istemiştir....

3- Halkın gelecek yasaklara karşı tavrı gözlenmiştir.

****** Yeni RTÜK başkanımız seçildi, hayılı uğurlu olsun, gazası mübarek olsun, rabbim vazifesinde muvaffakiyetler nasibi müesser eylesin, inşallah amin!

Yeni Başkan'ın laiklikle biraz arası nahoş, bu şekilde bir tarzı benimseyen bir gazetede yazar, amaaan istirham ederim ne münasebet zat-ı şerif vazifesini bîhakkın eda edecektir, üstelik Anayasa Mahkemesi'nce, Laikliğe karşı tutumu tescil edilerek mahkûm edilmiş olan iktidar partisinin Başbakan Yardımcısı Bay B. Arınç kendisine kefildir. Oh ne de güzel olmuştur.

******* Yeni Meclis Başkanımız seçiliyor, eski başkanın hanımının başı açıktı, inşallah bu defakinin başı kapalı olur da üçüncü kale de fethedilir inşallah.

********Ağustos, her zaman yüksek askeri şura toplantıları ile anılırdı, artık askerin sesi sedası çıkmıyor, toplantıda da kimseyi rahatsız edecek bişey zaten olamaz amaaaa Adalet Ve Kalkınma Partisi (yahu böyle yazarsam da kızarlar mı acaba, ama ne yapalım adı böyle) yeni bir açılımı olacak, bu partinin üç adet milletvekili, imralıdaki kanlı katilin de bir yer alması gerektiğini söylemiş. Eh terörist başının yanına yeni komşular geliyor ( tabii kendisinin istediği komşular olacakmış) şahane bir adada tatilköyünde yaşayacak, bir yandan da yakında serbest kalacağı ve belkide bir partinin başına geçerek politika yapacağı günlerin tatlı hayallerini paylaşacak.

*********Hepimizin para ödemekte olduğumuz TRT ( yahu Ak TRT mi desem acaba hani ) kandil yayınını Mescidi Aksa'dan yapacağım demiş, yayın yapılmış ama Mescid-i Aksa'dan değil Kubbet-Ül Sahra'dan .... Canlı yayının başlangıcında önce Mescid-i Aksa görüntüleri gösterildi, ardından yayın Kubbet’üs Sahra’dan devam etti. Oysa, Kubbet’üs Sahra sıklıkla Mescid-i Aksa ile karıştırılan ancak aynı bahçede kadınların da ibadet edebilmeleri için yaptırılmış olan altın kubbeli başka bir mescit. Ne farkeder demiş TRT yönetimi ikisi de aynı evin bişrer ayrı odası.

********** Ha bu arada işsizlik had safhada, kriz dibine kadar geçirdi, eğitim tam bir rezalet, millet borç harç içinde yaşıyor, benzin, petrolün fiatının artmamasına, doların düşmesine rağmen 3lirayı geçmiş.  Daha neler neler ama hiç önemi yok.... Arkadaşlar, kadro doldurmakla, islami temelli devlet için zemin hazırlamakla meşgul.  Birileri biraz kafalarını kaldırınca , ya bir fotokopi belge, ya da başka gündem değiştirici ortaya atılıyor ortam sus pus.

*********** Ha, medyada bir de çok önemli haber var, Saba Tümer, Habertürk'ten CNN Türk'e transfer olmuş, eee hep futbol transferi okumayacağız ya!

********** Gassaraylılara mutlu haber TOKİ Başkanı demiş ki" stadı kimse yapamazsa parasını verir biz yaparız 365 günde, çünkü Başbakan'ın talimatı var". Ohhh statddan reklam, hadi gassaraylılar oylar Recep bey'e

*********** Ergenekon davasında ikinci iddianame görüşülmeye başladı, 3. yolda, 4-5-6-7-.... sıradadır. Hayırlısı olsun.

Neyse zaten hava çok sıcak, ben tansiyonum daha fazla çıkmadan yazıyı bitireyim, kalın sağlıcakla, ama fikirlerinizi demoıkratik ortamlarda beyan etmekten kaçınmayın, unutmayın, ancak antidemokratik  ülkelerde, muhalefet, darbecilik olur. Burası hala daha demokratik bir ülke...

Cuma, Temmuz 17, 2009

Kitap okumayan insan

Demiş ki "kitap falan okumam", 

Diyorum ki vah vah!!!

Okumamak, sorgulamamayı getirir sorgulamamak, ise fert olmamayı, Sorgulamak illa da birşeyleri çürütmek değildir, öncelikle bireysel fikir sahibi olmak yolunda gelişimdir. Üstelik fikir sabit de olmayabilir, yıllar içinde değişebilir. 

Sorgulamayarak "birey" olunmamasını ister bazı sistemler, sürü olunmasını, güruh içinde biat ile akmayı gitmeyi, galeyan kültürünü. 

Okumak önemlidir Bey'im, hemde tuvaletteki omonun arkasında yazanı bile merak edip okumak.

Bir film seyretmiştim yıllar önce , siyah beyaz,  zannederim Sir Alec Guinness canlandırmıştı, Nazi'ler, muhalif bir papazı hapsetmişlerdi, işkence olarak da, kimse ile konuşması ve herhangi bir belgeyi okuması yasaktı, çıldırmaya varmıştı adamın hali, sonunda odanın ücra bir köşesindeki  duvar kağıdının altında hernasılsa yapışıp kalmış, minicik bir gazete küpüründen, yarım bir cümle bulmuş ve okumuştu okumaya hasret ve büyük okuma açlığı içinde, belki binlerce defa, karşısına ilk gelen gardiyana da bu cümleyi söylemişti..... muazzam bir filmdi ibret için bulabilip seyredebilsem tekrardan.....

Demek ki okuma yasağı yapılabilecek en ağır işkencelerden, "okumam" diye örnek olmak bu örneği takip edenlere, düşünme, sadece beni dinle demektir, sürüye katmaktır, oysa fert olabilmek, aydınlanmayı getirir...

Kızım, her kitap istediğinde dünyalar benim oluyor, okuma antremanı yapsın diye, okuyan insan zaman içinde herşeyi okur, alışır, fikir sahibi olur kabul etse de etmese de.

Okumayan toplum 30.000 "0" almış lise mezunu yetştirir.

"ben kitap mitap okumam" 

Vah vah....

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Bugün

Bugün, adada kalıp emeklilik yapma günü,
Sevgiliyi 08.50 motoruna bıraktım.....
motor gözden kaybolana kadar baktım arkasından.....canım sevgili..i güle güle hayırlı işler, akşam gelir karşılarım...
sonra Yılmaz Bey'ın kahvesine gittim.... Kitap kurdu hanımı ile biraz sohbet, iki güler yüz, herkesle tanımasam da merhabalaşma........ iki açık limonlu çay, bir kahve......... can sevgilinin bıraktığı mini notebook ile internete giriş, tren sitesinde sörf.... Fatoş Hanım'ın canı sıkkın, gazete okumuş sabah, tansiyonu çıkmış gene, devlet sigara yasağını kontrol için 4000 kişi istihdam etmiş...... nasıl yahu diyor, ben kendi dükkanımda millete sigara içmeyin diyeceğim.... birileri de beni bunun için kontrol edecek..... bak diyor bunu sonu içkilerin kontrolü, sonra da din polisliğine kadar gider..... düşünüyorum..... kimbilir.....
Şarjın bitişi kahveden kalkış, pazar var bugün.... oraya seyirtme... yavaş yavaş telaşsız.... mis gibi kokan küçük çileklerden biraz, Yalova'lı kadınların bahçelerinden gelen eciş bücüş, patlıcan, kabak, domates, bolca yeşillik, turp, fasulye, süt gibi semizotu biraz da ondan....
sucuya uğrayış, su ve aygaz siparişi..... sucunun atlı arabacısı : ""abi torbaları arabaya at""
Hafif yağmur çislerken kayıtsızca eve yollanış.
Balkon... deniz köpürmüş poyraz sıkı..... yeşil örtü gene uçuşmuş, sbahtan unutulmuş çay kaşığı, biraz kürdan ve peçetelik uçmuş aşağı bahçeye..... iniş, komşu : "neden zahmet ettiniz bize söyleseydiniz toplar getirirdik""....." hassasiyetinize teşekkürler" İstanbul aksan ve nezaketi... özlem.....
Balkon......
Tv..... benzine mazota zam gelmiş petrol fiatlarının arttığından falan değil vergi, millet kara yollarına mahkum ya sal vergiyi nasıl olsa ödüyorlar... boşver kapat televizyonu bak deniz ne güzel...hava serin rüzgar bol, ruhban okulunun bayrağı neredeyse kopacak gibi.... sahi neden camilerde bayrak yok...aman neyse....

Hadi bir kafeinsiz kahve... blog.... gazete... daha günün yarısı .... canım ada .... ama..keşke sevgili yanımda olsa....

Salı, Temmuz 14, 2009

günlerin getirdiği

Günler geçiyor, gene gündemler her zamanki gibi....

- İdil Biret konserini basma girişimi oluyor, ben basanların birileri tarafından kışırtıldığını düşünüyorum. TV den baıyorum da bir tanesinin başında da fes var şaşırıyorum, Vah vah, neyse ki ilgili platformun yetkilisi Biret ailesinden özür dilemiş. Hükümet'ten birtek bir bakandan başka ses seda yok...

- Ayşe Arman tesettüre girmiş, iyi etmiş memleketimizde aslında artık neredeyse açık kadınların zulüm altında olduğunu yaşamış, ayrıca nasıl hissedildiğini rahatça yazabilmiş.. ilginç yazı merakla okuyorum......

- Nabucco, Verdi tarafından 1800 lerin ortalarında yazılmış ağıtsal opera (şahane bir müziktir), konu da yahudilerin mısırdan sürülüşü ne hazin bir hal, Başbakan Bay Recep T. Erdoğan, çok yoğun kulandığı bu kelimenin anlamını biliyor mu acep... Haaaa boru döşeme Nabukko'su aa evet o da var, olmayan gazın boş boruları, bari işçilerel iş ve aş gerisi boş, asıl merakım bu işe acaip bozulan Rusya'nın bize döşeyeceği boru .... Zannedersiniz ki Avrupa Birliği'ne girdik neyle boruyla...aaa oldu neyse bari liboşlara gün doğdu hiç olmazsa biraz daha AB 'ye girdik diye iktidar taraftarlıklarını sürdürecekler, zira neredeyse iyice madara olacaklar...

- Sigara yasağının başlamasına az kaldı, esnaf başvurmuş, biraz daha sonra yapın diye, ben sigara içmiyorum, ne güzel oh...

- Pazar günü Defdef'lerde pek keyifli bir akşam geçirdik ekibe teşekkürler çok keyif aldık...

- Bu sabaha karşı Ada'da fırtına çıktı gün ağırırken bir tabiat muhteşemliğini pencereye oturup seyrettik büyülendik....

- Ben mi, hastayım yatıyorum, barsaklar felaket, ateş var... sevgili bakıyor çocuk gibi sağolsun...

Cuma, Temmuz 10, 2009

Son günlerde.....


Yaz bu ya tembellik had safhada, maalesef blog yazılamıyor...oysa yaşam devam ediyor, gözler görüyor, kulaklar işitiyor....

Şöyle bir baktım son günlere

- Çoook keyifli bir Barcelona seyahati yaptık en güzel karelerini ve önemli anları sevgili gayet de güzelce anlattı blogunda, iyi ki götürdün sevgili iyi ki varsın hep ol.

- Döndük geldik ertesi gün canım büyük kızımın üniversiteden mezuniyet kep töreni ve kokteyli vardı, büyük keyifle toplaşıp gittik, gözlerimiz doldu elbette... Düşünsenize sanki dün ilkokula verdiğiniz kızınız, okul hayatını bitiriyor. O da çok mutluydu, genelde moda tabir ile "cool" takılan  bir genç olmakla beraber törenin tadını çıkarttı.. biz de çıkarttık, sevgili, annesi, Alaç ve Kero ile mutlulukla seyrettik onu..... Umarım daha pek çok mutluluklarını görürüz..... Aferin Ayşe hayat yolun da açık olsun, mutluluk ve başarı ve sağlıkla dolsun kızım.....

-Memlekette durum aynı, her dakika bir "son dakika" haberi, her an değişik gündem hep sıkıntılar, hep kavgalar, hep nezaketsizlikler. Gene de iyi dayanan bir millet. 

Düşünebiliyormusunuz, işsizlik had safhaya çıkmış, ekonomi batmış, millet bitmiş, mecali kalmamış, ortada kağıtlar, ikide bir bize darbe yapılacak endişesi içinde 7 yıldır iktidar olan bir hükümet. Yahu el insaf, milleti kutuplaştıra kutuplaştıra bitirdiniz, demokrasi ve Avrupa Birliğine uyum adı altında olmadık kanunlar çıkarttınız, memleket adeta tarikatler, cemaatler, sıkmabaşlı hanımı olmayanların, devlet kadrolarına alınmadığı, gene bu görüşte bulunmayanların ihale bile kazanamadığı bir hale geldi. 7 sene geçti, artık satacak  devlet malı da kalmadı, eee ne oldu, darbe mi oldu, halk isyan mı etti hiç biri olmadı ( ki her halde bir medeni ülkede bu derece perişan edilmiş bir halk en azından ve normal olarak demokratik tepkisini ortaya mitinglerle ortaya koyar) bu ne korku bu ne ihtirastır yarabbi. Yok artık anlasanıza darbe falan olmayacak, olmamalı zaten her kesim bunun farkında...

Yani şunu düşünüyorum, Beyaz Saray'ın önünde neredeyse her gün, nuhalif gruplar ellerinde pankartlarla gösteri yaparlar, demokratik olarak savlarını beyan ederler. Allah muhafaza bu bizde olsa herhalde hepsi darbeci, ellerindeki pankartlarda darbe silahı olarak tutuklanır 2-3 sene haklarında suç bile isnad edilmeden hapishanelere koyulur bir kısmı sağlık sebepleri ile ölür gene de hiç kimsenin kılı kıpırdamaz.

- Cüppeli hoca oyuncak bebeklerden tahrik oluyormuş,  La havle vela kuvvete, Fesuphanallah, Hafazanallaaaaah  Allahım sana havale ettim, sen bilirsin Yarabbi. Bilmiyorum ama diyecek laf yok....

- Çinliler Uygur'ları öldürüyormuş, eee, nerede "Van Minüt, olmaz" yok.... La ilahe illalahhh.

Neyse haftasonu geldi, belki sinir ve asabiyet biraz izin yapar da milletçe biz de biraz sakinleşiriz, pasiflora içmekten bittik. Şükür adada sakinleşmek mümkün, sevgili ile sükunet buluyoruz.....

Haydi size uçaktan çekilmiş güzel bir Akdeniz resmi bari içiniz açılsın.

Cuma, Haziran 26, 2009

Güle güle Mickey/ Bye Bye Jacko/Michael Jackson 1958-2009 RIP


Pek tarzım olmamasına rağmen pek çok dinlerdim müziklerini, severdim de, Liberian girl gibi bazılarını gayet beğenirdim pek çoğuna garip gelen Michael Jackson'u...

1992 yılının ekim ayının biri idi o sıralarda adeta sürgün gibi yaşamakta olduğum Bükreş'te konserine gitmiştim. Aman tanrım ne muazzam birşeydi, herkes çıldırmış, dev gibi komünist zaman mimarisi büyük stadyum taşmıştı.

Hiç unutmam, sponsor Pepsi olduğundan içeri girerken aranıyordunuz, üzerinizde kırmızı tişört bile olamıyordu CocaCola'yı anımsattığı için. Yollar tamamen kapanmıştı oysa Coca Cola'cılar stada giden yollara tırlar koymuşlar bedava kutu cocacola dağıtıyorlardı.

Yeni devrim yapmış bir ülkede durum daha da devleşiyordu. Konser başlamadan önce stadda Beatles şarkıları çaldırmıştı, özellikle ve sık sık "here comes the sun"..

Hiç bir giriş yeri olmayan sahnenin ortasına anlaşılmaz şekilde ( bir büyücü edasıyla) belirivermişti...Hepimiz ezbere bildiğimiz şarkıları birlikte söylüyorduk. Meşhur "moonwalk"unu yapmıştı bol bol, Thriller'deki yere paralel eğilme sahnesinide..Konser sonunda MJ ( tabi bir trik ile dublörü) sırtına takılan bir jet motoru ile sahneyi terketmişti... Seyirci çıldırmıştı... bir muhteşem konserdi denir ki "the dangerous tour"un en güzel konseriymiş... Uzun zaman aklımdan çıkmamıştı. Muhteşem bir sahne performansı ve çılgın bir konser olmuştu. Herhalde yaşamda bir olur demiştim, ( oysa tam 11 ay sonra İstanbul'da da konserine gittim)... yani bir sene dolmadan iki Jacko konseri. O tarihler için muazzamdı....

O sirada siyah beyaz "dangerous" albümü revaçtaydı, siyah beyaz kedimin ismi de Mickey'di....

Bildiğim kadar benden 1 yaş küçüktü ama bedeni ile çılgınca oynamış, siyahken beyaz olmuş, burnu artık yerinde durmaz olmuş bilumum acaiplikleri de vardı. Gene de bunlar beni ilgilendirmez sevdiğim birkaç şarkısını keyifle dinlerdim.

Duydum ki cilt kanseri olmuştu ama gene iyileşecek temmuzda tura çıkacaktı, İngiltere'deki konserin biletleri kapalı gişeydi, oyle böyle ne denirse densin o bir kraldı, benim için ise, artık çok ilgilenmesem de bir eski dosttu...

Bu sabah duydum ki gitmiş....

Güle güle eski dost yolun açık olsun... temmuzda burada değil başka yerde ayağa kalktın... artık "moonwalk" u oralarda daha rahat yapasın... güle güle... 

Perşembe, Haziran 25, 2009

Metobüs meselesi....

Metrobüs Söğütlüçeşme den binerim, bu defa da aynı şekilde binmek üzere geldiğimde şu yeni uzun araçlardan birine ilk defa( Phileas) rast geldim, bu araçlarla ilgili olumsuz haberler okumuştum.

Herneyse bindim, şahane bir araç, içerde bilmediğim bir dilde aracın duracağına dair yanıp sönen gösterge var, olsun değişir, ya da hepimiz bu lisanı da öğreniriz :)  dedim.  

Oturdum, zil çaldı araç tam zamanında kalktı, gayet hızlı ve atik olarak yola koyuldu ve ilk durağa geldi, biraz daha yolcu aldı, ama tam dolmamıştı gene de. İşte ondan sonra anladım durumun ne olduğunu, şu meşhur E-5 in üzerinden geçen köprüden, yukarıya Altunizade kavşağına çıkan yokuşta bizim araç adeta durma noktasına geldi . Hani Bursa ile Mudanya arasında bir tren hattı varmış tren öyle yavaş gidermiş ki yolcular iner, meyva toplar, hatta hacet giderir gene binerlermiş yürüyen trene, durum aynı böyle. Hani in otobüsten it bari yürüsün....  Bu arada arkamızdan kalkan iki otobus bize yetişti. bu defa biz önde kaldığımızdan onlar geride kaldı ve uzunca bir otobüs kuyruğu oluştu.

Köprüden sonra Levent kavşağı çıkışında gene bir kağnı arabasına dönüşen aracımızdan ben Halıcıoğlu durağında ilndiğimde arkamız diğer araçlarla dolmuştu bile

Bu otobüslerin inanılmaz birim rakamlarını da duyunca, gene tepemin tası attı.

Neyse bir bildiği vardır Büyükşehir Belediyesinin, nasıl olsa paraları çok. 

Salı, Haziran 23, 2009

Babalar günü


Ohh...

Ne güzel canım iki kızım da bizimle Ada'daydı geçen pazar.

İkisi de süslenip püslenip gelmişlerdi, Alaç zaten bizimleydi ama Ayşe'de katıldı ona , babalar gününde. 

Defalarca sımsıkı sarıldım öpüp kokladım onları, gözlerim yaşardı elbette.

Ne kadar büyüdüler dedim içimden; eee yaşlanıyorum galiba da dedim tabii, ama çok  çok mutlu oldum.

Umarım sağlıkla daha nice mutlu yıllar kucaklarım onları...

Canım sevgili de keyifle ve gururla izledi bizi....

Cuma, Haziran 19, 2009

Ne demek "teğet geçti"ya da "sürtündü" hiç yok ki


 Hani şu herkesin diline pelesenk olan Başbakan Bay Recep T. Erdoğan'ın ( van minüt değil) "teğet geçti" yada daha sonraki söylemi ile "sürtündü" diye bahsettiği kriz var ya. 

Gözümüz aydın olsun ben krizde etkilenmeyen bir sektör buldum dostlar,  adada oturduğumuzdan karşıda İstanbul'un büyük bir bölümünü görüyoruz geceleri.

Bakıyorum ki, her gece Dersaadet'in her tarafından saadet havai fişekleri atılıyor. İnanın sayamıyorum kaç yerden atıldığını.

Binaenaleyh derim ki, bu kriz mriz lafları yalan bir kere büyüklerimizin gayet iyi tesbit bulunduğu veçhile millette para var ( ki bu milyarlarca liralık harcamayı yapabiliyorlar). Öte yandan krizde işi bozulanlara acizane tavsiyem havai fişek imalatçısı ya da ithalatçısı olunuz, bu sektörde kriz falan yok. Hayırlı işler bol kazançlar dilerim, bana da dua edersiniz.

Perşembe, Haziran 18, 2009

Vee Ayşeeee


Telefonum çaldı............, O sırada Alara'yı adaya göndermek üzere vapura bindirme telaşındaydım .Baktım Ayşe, konuştuk hoş beş ettik ama fazla uzatamadık zira koşuşturuyordum.

Daha sonra ben aradım kendisini, kızım kusura bakma az konuşabildim diye, sohbetimizde devam ettik.

Aradan 15-20 dk geçti telefonum gene çaldı baktım gene Ayşe, "hayrolsun" dedim,

"Baba'cığım" dedi, "tezimden (A) almışım" 

İşte bu büyük kızımızın, üniversiteyi bitirdiğini müjdeleyen muhteşem bir haberdi.....

Zaman nasılda geçmiş, yıllar yılları kovalamış, üniversite de bitmiş. Canım kız, aferin sana, helal olsun, bir yandan, benim de gönülden desteklediğim müzik hayatına devam ederken bir yandan da okulu bitirdin. Umarım hayatta herşey istediğin gibi olur, merak etme hep arkanda oluruz.

İftahar ettim, çok çok sevindim bir baba için en muhteşem anlardan biridir bu tüm anne babalara da nasip olmasını dilerim.

Şimdi mezuniyet töreni var, mezuniyet resimlerini koyarım yakında...

eee, Alara,Kerem ve Ayşe bizim çocuklar şahane... Yolları açık olsun.

Çarşamba, Haziran 17, 2009

0...

Derin gecenin karanlığında güneşin habercisi hafif ışıktır O,

En derin umutsuzluklarda aniden parlayıveren umut,

Çölde bulut, tufanda açıveren güneştir,

Fırtınalı okyanusta sakin ve emin bir limandır,

Karanın, grinin ortasında, eflatundur,turuncu, kırmızı,

En huysuz yanlızlığında, başını okşayan eldir,

Konmuş noktada, yepyeni bir satırbaşıdır.

Üzüntünde senden üzgün, sevincinde en az senin kadar sevinen.

Hastalıkta, umutlu nekahattir.

Keyifte dipsiz kuyu.

Dupdurgun amansız sıcakta esiveren meltem yeli,

Gözde ışık,

Kulakta ses,

Ciğerde nefes,

Heyecanlandıran kalp çarpıntısı,

Sükunettir, huzur.

Budur işte gerisi boş diyebilmektir.

" Çok şükür bu günleride gördüm" diyebilmektir.

Emanettir, emanet alandır.

Sağlamca elinden tutandır ve şefkatle elini tutturan.

Ruhtur, kalptir, mertliktir, güvendir, güçtür...

Hissettirendir, hisseden.

Aşktır...

Sözler muhakkak eksik kalmışıtır şüphesiz....

"Sevgilidir" O...

Salı, Haziran 16, 2009

Bizim Ada'dan akşamüstü manzaraları

Ada'mızda, bu cennette...

Akşamüstleri bazen yürüyüşe çıkarız, muhteşemdir manzara, inanası gelmez insanın

Size birkaç resim... 

Evden çıkılmış ve de yürüyüşe başlanmış, görüldüğü üzere şehirdeki sıcağa inat püfür püfür esen havada, sevgili üzerine birşeyler giymiş bile

Hemen arkamızdaki ormanın güzelim çamlarına aralardan süzülen güneş ışıkları nasıl da güzel vurur.

İşte bu ışıkları gönderen güneşin durumu o sırada şöyledir, aradan da kaşık adası ve de Kınalı'nın madencilik yapılarak delik deşik edilmiş doğu burnu görünür

Adanın güneyi, Türkiye'nin güneyi gibidir adeta, şahane bir çam limanımız vardır. Hepsi Amerikan bayraklı, Türk milleti tekneleri buraya demirler, zira en ucuzu 1 milyon Amerikan Doları olan teknelerin vergisi çok yüksektir diye ödeyemez "tekneciklerin" sahipleri, Türk bandıralı olamaz tekneler.  Amaaan neyse canım, liboşları kızdırmayalım kıyı şahanedir, deniz mis gibidir. Marmara'dır tuzu ayarlı, ısısı uyarlıdır ( güneş nerede demeyin resimler güneş battıktan sonra çekilmiştir

Biraz guneydoğuda Büyükada'nın arkasında  pek çok İstanbul yaşayanının adından bile haberdar olmadığı Neandros Ada'sı yapayalnız yaşamına devam eder, henüz yandaş müteahhitlere nasibimüesser olmamıştır şükür (yahu sus be gereksiz adam, sana ne siyasetten falan)....

Orman yolunuda ışıklar yanar artık akşam olmuştur ( ihtiyarın eli titrer resim flu çıkar :) )

Güzel bayrağımızın dalgalandığı tepeye çıkılır ve yuıkarı mahallenin mütevazı evlerinin yanından aşağıya bakılır.

Ertesi gün yine, yeniden bu defa balkondan güneş batışı resmi çekilir.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Bir Büyük Tiyatrocu

Kimbilir ne kadar çok tiyatrocu, unutulmuştur, belki muhteşemdirler, belki yerleri doldurulamazdırlar, akıllardan çıkmayacak performanslar sergilemişlerdir. Ama gün gelir unutulurlar. 

Nedendir bilinmez kaç gündür aklımda rahmetli Nisa Serezli var. Büyük bir tiyatro sanatçısı idi, hafif boğuk sesi, (s) harflerini söylerken çıkan hoş ses hala kulaklarımda. Sahneyi dolduruşu, o hafif buruk gülümsemesi ne kadar da güzeldi. Gerçekten de büyük bir oyuncuydu, ben onu bilinçli bir seyirci olarak yakalama şansına eriştiğimde orta yaşlarında idi. Birkaç oyununu da büyük keyifle seyretmiştim. Ama "Tatlı kaçık"a iki kere gitmiş bir kere de TRT'nin siyah beyaz ekranından isleme fırsatım olmuştu.

Ne yazık ki bu büyük oyuncuyu bir nesil hiç tanımıyor. Özellike elerindeki arşivlerde (sinema filmi değil) Tiyatro oyunu ile siyah - beyaz da olsa çekimleri bulunanlar yayınlasalar da bir kere daha temaşa etme keyfine erişsek. Bu bakımdan özellikle dökümanter programlar yapan TV'lerden ( mesela İZ gibi ) özellikle rica ediyorum...

Unutamadığım "tatlı kaçık" oyununda daha önce kimbilir kaç kere kullanarak, ipe asarak kuruttuğu çay poşetlerini büyük bir itina ile tekrar sıcak su dolu fincana koyarak misafirlerine ikram ettiği sahnedir. Ne büyük ironi, ne muhteşem bir rol kabiliyetidir....

Nedendir bilinmez, kaç gündür aklımda olan ve çok beğendiğim bu sanatçıyı, bu gün anmak geldi içimden, yolu ışık olsun, alkışları hep yanında olsun...

1974 yılında liselerarası tiyatro yarışmasında, Mahkeme-i şeriye naibi Asım bey rolünü oynadığım ( rolüme de bak tam bir yobazdım :) ) Haldun Taner'in, muhteşem "Sersem kocanın kurnaz karısı" oyununda ki son tiradı kendisine armağan ediyorum ( Bu tiradı mükemmel ermeni aksanı ile Tomas Fasulyeciyan rolünde muhteşem canlandıran Münir Özkul üstadı unutmak ve bir kere daha alkışlamamak çok ayıp olur).

.................

“zaten aktör dediğin nedir ki?
oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Bir zaman sonra da unutulur gider. olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.

Görorum ki hepiniz gardroba koşmaya hazırlanorsunuz.

birazdan teatro bomboş kalacak.

Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. çünkü satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. işte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler.

Artık kendimiz yoğuz. seyircilerimiz de kalmadı. ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar.

Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır.

Ve perde…”

Cuma, Haziran 12, 2009

Küçük Alaç'ın mezuniyeti


Canım Alara, ilköğretim'den mezun oldu.

Nev'i şahsına münhasır kişiliği ile canımız kız artık genç kızlığa adımını atıyor. Aslında hiç belli etmedi ama heyecanlıydı elbette, öyle ya, evinin hemen karşısında ana okulu dahil 9 yıldır gittiği okulu bitti. Makyajını kendi yapmıştı dün, saçları yapılmış, kendi seçtiği elbisesinin altına gene kendi isteği doğrultusunda vans ayakkabılarını giymişti.

Mezuniyet partisinde tüm arkadaşları ile neş'e içinde coştular, bizimki "kolbastılara" pek katılmadı ama çok mutluydu.

Sevgili ve ben de giyinip kuşandık, kadehlerimizi şereflerine kaldırdık. Pırıl pırıl mezunları alkışladık.

Acaba, en keyifli dönemin bittiğini bundan sonra daha zor, sonra daha da zor ve sonra da en zor şartlara yelken açtıklarının farkındalar mı ? . Dün bence tek bildikleri birşey bitirdikleri idi, hepimizde olduğu gibi...Ama yaşam bu, hepsi yapılacak, yeter ki sonra yaş kemale erip arkaya bakıldığında, "eh utanılacak birşey yapmamışım, yaşamı iyi yaşayıp, iyi yaşatmışım, en önemlisi kendime güvenmiş, adımlarımı sağlam atmışım, kendimce başarılı olmuşum"  denebilsin.

Ben Atatürk, ilkelerini içine sindirmiş, iki dünya insanı yaratmak istedim, modern, ezik olmayan, girdikleri ortamlarda başları dik, fikirleri hür olmalarını her zaman hatırlatırım. İkinci sınıf vatandaş olmayı asla kabul etmemelerini, bilimi her şeye üstün tutmalarını, inançlarının hür ve kendi içlerinde saklı bulunmasını öğretmeye çalıştım. İnsan olmalarını, fert olabilmelerini, sıradan, sürüden değil, şunun kızın, şunun torunu vesaire değil adları ile anılan insan olmalarını isterim. Umarım öyle de olurlar. Yolları açık olsun. Korkmasınlar. Sağlam adımlarla yürüsünlen.

Hep  bedende ve fikirde sağlıklı, mutlu ve başarılı, sevgi dolu olsunlar....

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Bir kere daha Türkçe meselesi

Dostlar hepinize selamlar.

Öncelikle bir şeyi hatırlatmak isterim. Yazdıklarımı pek çok kişi okuyor. Şurası muhakkak ki, ben burada kendi fikirlerimi beyan ediyor ve bunları paylaşıyorum. Tüm okuyanların bu fikirler ile mütabık olması beklenemez. Çok okunmasına rağmen gerekli görenler yorum bırakıyorlar. Bu yorumları ben de keyifle okuyorum, adını belirtmeden yorum bırakanlar ile benim blogumdan diğer bloglara mesaj iletenlerin yorumlarını buraya koymuyorum. Benim adım sanım belli, karşımdakini de gerçek adı ile görmek hakkımdır. Zaten imzasız mektupları da çok etik bulmam.

Neticede bunlar fikirdir, beğenir veya beğenmeyiz. Fikirlerimizle birbirimizi ikna edebilir yada edemeyiz, en kötü şartla fikirde anlaşamasak bile bir çay içer el sıkışır geçer gideriz. Yani her iyi arkadaşınızla fikirileriniz her zaman örtüşüyor mu, fikirler ayrı ama dostluklar baki kalıyor.

İşte "adsız" olarak yorum bırakan bir okuyucunun bir cümlesi bana bu gün gene Türkçe hakkında yazma fikri verdi.

Cümle şöyle : "Bu kadar ahkam kesmişsiniz ama Türkçe'den bir habersiniz. "

Muhterem : Maalesef gene günlük konuşmalardaki fahiş bir hatayı tekrar etmişsiniz " bir habersiniz" . "Bir haber" olmak diye birşey yok, olsa olsa demek istediğiniz "bi haber olmak" şeklinde kullanılmalıdır bu (bi) deki (i) harfi uzatılarak okunmalıdır. Bu (bi) olumsuzluk ekidir.

Binaenaleyh, sık sık söylenilen şu atasözü yanlıştır : "iki cami arasında bir namaz olmak" ne anlamsız deği lmi ? Halbuki aslı "iki cami arasında bi namaz olmak"tır. Yani iki caminin arasında olup namaz kılamamayı örneklemek suretiyle yapılan bir teşbihtir.

Bi haber : habersiz olmak.

Gene sık yapılan telaffuz hatası da şudur : "bir mukabele", "bir fiil" burada (bir) olarak kullanılan kelime aslında "bil" olmalıdır, yani bilmukabele yada bilfiil olarak telaffuz edilemelidir. "bilumum" da olduğu gibi.

Bu yorumda Türkçe den bihaber olduğuımu söyleyen notun devamındaki : "

Ne gereksiz bir insansınız dicem ama vardır Allah'ın bir bildiği."

cümlesindeki "dicem" kelimesine de söyleyecek bir laf bulamadım. Doğru bulduğum ise şaşmaz şekilde Allah'ın "bir bildiği" olduğudur.

Her neyse bunları birbirimizi kırmak için değil doğru bildiklerimizi paylaşmak maksadı ile hatırlatıyorum.

Kalın sağlıcakla

P.S. Şunu da hatırlatmalıyım ki, bloga, değil yorum bırakan, okuyan herkesi dahi I.P. numaraları dahil görmekteyim, sağolsun medeniyet.

Cuma, Haziran 05, 2009

Beni düşündürenler.

Son günlerde bazı şeyler beni düşündürüyor.

Mendil meselesi:

Bazı insanlar mendil kullanırlar, ceplerinden çıkartır, sümkürür, ya da her ne ise bir ifrazatı çıkartır sonra onu katlayıp ceplerine koyarlar. Bana çok sağlıksız ve hiç hijyenik gelmiyor. Düşünün genelde mikrop barındıran bu nesneyi bütün gün cebinizde taşıyorsınız, defalarca kullanıyorsunuz. Üstelik te kağıt mendil diye bir medeniyet varken.

Hani eskiden ( ama benim hatırlayabildiğim zamanlarda) afedersiniz "taharet bezi" vardı hani şu "taharet musluğunun" vanasına yada o cıvarlara asılırdı, pek kalmadı şükür, onun gibi birşey. 

Hala mendilde israra hayret ediyorum....

Edep meselesi

Eskiden, hoş görülesi yaramazlıklar yapan çocuklara büyükleri "seni gibi edepsiz seniii" derlerdi. Şirin bir ifadeydi.

Geçtiğimiz günlerde, Almanya tarihinin en büyük organize suç fiilini işlemekten hapis cezasına çarptırılmış bazı kişiler için Başbakan Yardımcısı Bay Bülent Arınç "birkaç edepsiz" ifadesini kullandı. Acaba hoş görülesi ufaklar anlamında mı yoksa ahlak dışı bir faaliyet anlamında mı burası bence muğlak.

Dün de Başbakan Bay Recep T. Erdoğan, "partimizin adını A Ke Pe olarak telaffuz eden  edepsizdir"  dedi. Acaba hoş görülesi ufaklar anlamında mı yoksa ahlak dışı bir faaliyet anlamında mı burası bence muğlak.

Bilemedim bir yandan da şunu düşünüyorum AK'lık sözde değil özde olur sen işine gücüne bak millet A Ke Pe demiş AK Parti demiş ne farkeder. Faaliyetin ve geçmişin AK olsun yeter.

Günlük konuşmalardaki bazı yanlışlar meselesi

Gerek Türkçe gerek arapça/farsça ve batı billerine ait pek çok kelimemiz var ( hoş günlük kelime kullanımı artık 200 adetmiş ama) bunların çoğunun yanlış telaffuz edildiğini ve artık bu şekilde bilindiklerini, doğrusu telaffuz edildiğinde de duyanlarım müstehzi bir ifade takındıklarını görüyorum.

Hemen aklıma geliveren birkaç örmek.

İkamet-İkametgah : geçem günlerde radyoda doğrusunu söyleyen bir spikeriş duyunca gözlerim yaşardı. Uanlış telaffuzu (k) harfinin "kağıt" ta kullnılan (k) gibi olması doğrusu ise bu harfin "kalem" deki (k) şeklinde kullanılmasıdır. 

Dahi : türkçe'de  (de), (da) ekinin tam söylenişidir yanlışı (a) harfinin uzatılarak okunmasıdır. Bu durumda anlamı tamamen değişmektedir.

Kuvöz : Fransızca'dan dilimize yerleşmiş olan bu  doğumsunrası bebek ünitesinin yanlış okunuşu "küvez"dir.

Umre: genellikle "ümre" olarak yanlış telaffuz edilmektedir.

Daha pek çok kelime var, aklıma geldikçe yazacağım. Buradaki temel problem Türk Dil Kurumu'nca yazılarda ( eskiden şapka olarak tabir ettiğimiz) üst işaretleri kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer bir temel yanlışlık ise özellikle radyo ve TV spikerlerinin bu kelimeleri yanlış telaffuzundan kaynaklanmaktadır. Maalesef kimsenin de umurunda değildir.Ne olacak en kılavuzu recep İvedik olanın......

Çocukara hitap meselesi :

Hanımın biri ileriye sesleniyor "halacığım... halacığım... gel buraya" oradan bir küçük çocuk geliyor ????? yada "Nasılsın Babaanneciğim", çocuk 3,5 yaşında. Ne gereksiz ve yanlış bir hitap, neden oğlunuzu "ablacığımm, anneciğim, halacım, teyzeciğim"; yada kızınızı" babacığım, amcacığım, abiciğim" şeklindeki bir hitapla çağırıyorsunuz ?  hayret. İsimleri yok mu, ya da gerçek sıfatları.... pek bayağı buluyorum

Geçen gün yazdığım araştırmaya ekler :

Şunları atlamışım:

Yurttaşların %62'i Din'i yaşamlarındaki önem sıralamasında ilk basamağa koyuyor ( aman hemen pis dinsiz falan demeyin, ne biliyorsunuz ne derece dinli olduğumu).

Aynı oran Laiklik için %16 ve dikkat buyurun demokrasi için %13.

Ailer reisi erkek olmalı diyenler %71

Kadın her zaman kocasına itaat etmeli ve sözünden çıkmamalı diyenler %61

Ülkede işsizlik varken çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı diyenler %64

Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin alması gerektiğine inananlar %64

Daha neler neler, hicabım, yazmamı engelliyor. Anlaşılan 1923 kazanımları bol gelmiş özellikle kadınlara. Otur evinde yemek pişir, çocuk doğur ey mahluk...Haydi hayırlısı

Hepinize iyi hafta sonları...

Salı, Haziran 02, 2009

Bir araştırmanın düşündürdükler.

Geçenlerde sevgilinin yazdığı bir posta pek çok yorum gelmiş hararetle okudum.

Bazıları beni şaşırttı. Özellikle "aman canım bırakın herkes istediği gibi yaşasın"," neden bazılarını acaip görüyorsunuz","canım adamın inancı ben saygıyla karşılarım" gibilerinden hoş özler vardı.

İçimden güldüm;  yazanların şahsına değil , bu düşünce yapısının nasıl da güzelce ambalajlanarak,  insanlara enjenkte edildiğine.  Arkadaşlar gönlüm düşüncelerinizle beraber ama aklım ve mantığım maalesef değil, olamıyor; zira bu geçirdiğim yarım asrın tecrübeleri beni maalesef aklen ve fikren aksi yönde düşünmeye yönlendiriyor.

Her zaman düşündüğüm bu bahar havalı hoş görüşlerin şu andaki siyasi yapımız ile mümkün olacağı, aksi durumda teokratik bir devlette ise kimsenin diğerine değil müsamaha etmek asla izin verilmeyeceğine inanıyorum. Yanıbaşımızdaki İran'a bakıp görmek mümkün, daha başka örmekleri de bol miktarda var. Suudi Arabistanda kılıçla başı kesilip çarmıha gerilerek cezalandırılanları gazetelerden arada sırada okuruz. Daha pek çok gerçek var...

Baştan söyliyeyim, allah inancı olan kimsenin dinine ve dinsel ritüellerine saygısızlık göstermeyen bir kişiyim. Elbette kimsenin de  benim görüşlerime, hakaret içermediği ve yasal olduğu sürece karışmaması mantığını yürütürüm.

Neyse bakalım gerçeklere:

 Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi BayYılmaz Esmer'in yaptığı "Radikalizm ve aşırıcılık" isimli bir araştırma ile ne derece ürkütücü bir tablo içinde olduğumuzu göstermekte. Temiz ama romantik düşünceli dostlar lütfen bunu da dikkate alsınlar.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, laik demokratik sosyal devlet olan Türkiye Cumhuriyetinde Kadınların, kocaları haricinde ilişkiye girmelerinin  "recm" yanı boyunlarına kadar toprağa gömülerek taşlanıp öldürülmeleri cezasına çarptırılmalarını uygun görenlerin oranı %22 ( her beş kişiden biri).

Kız çocuklarının mirastan erkek çocuğunun yarısı kadar pay almalarını isteyenlerin oranı %35

Adalette iki adının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşit olması gerektiğini savunanların oranı da yukarıdaki gibi.

Kadınların plajda mayo ile giymesinin günah olduğunu düşünen %58

Halkın komşu olarak görmek istemediklerinin oranı şöyle:

İçki içen komşu istemeyen %72

Nikahsız yaşan komşu istemeyen %67

Kızı şort giyen komşu istemeyen %35 ( umduğumdan az vallahi)

Ateist komşu istemeye %75

Oruç tutmayan komşu istemeyen %32

Hristiyan komşu istemeyen % 52

Yahudi komşu istemeyen %64

Düşüncelerine en hoşgörüsüz olan kesimin yaş ortalaması 15-18.

En hoş görülü kesim üniversite mezunları...

vs vs vs.....

Gittikçe daha içe kapanık, daha muhafazakar ve daha yoğun mahalle baskıcı bir toplum oluyoruz. Böyle bir ortamda çekindiklerini yazmak bile yeterince tehlikeli.  Umarım çağdaş medeniyet seviyesine gelebilen bir toplum oluruz, o zaman gerçekten de kimse kimseye karışmaz. çağdaş medeniyet seviyesine gelebilmek, eğitim ve hür bireyler olabilmekten geçer.  Ama hür bireyler olunmasını  maalesef bazıları hiç istemez.

Yorum sizin.

Sevgiler.

Not : Yazdıklarım halka açık bir rapor olduğundan sonuçları izin almadan burada paylaştım, eğer bunun için bir izin almam gerekli idi  ise bilmediğim için almamış olduğumu beyan ederim. Çalışmayı yapan Bay Esmer'e hoş göreceği düşüncesi ile teşekkür ederim.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Geç kalmış bir 27 mayıs yazısı.

Biliyorum geç oldu bu yazı ama,  gene de fikrimi beyan edeyim dedim.

Ben 27 mayıs ihtilali ( o zaman ve hatta yakın zamana kadar darbe falan değil ihtilal denirdi) olduğunda 3 yaşındaydım. Elbette o gün olanları hatırlayamıyorum, ama hemen sonrasını evdeki hareketliliği çok küçük olmama rağmen hatırlıyorum.

Mükemmel birer Atatürk çocuğu olan annem ve babam, elbette ki Atatürk'ün partisi olan CHP'li idi. Durum karşısında asla bir hınç içinde değillerdi, her gün saat 19:00 da o zaman İstanbul Radyosu olarak yayın yapan radyoda "akşam ajansının" nasıl dikkatle ve sessizce dinlendiğini muhalif olmalarına bazı durumlarda rağmen annemin gözlerinin yaşardığına ve hatta daha sonra uzun yıllar Yassıada'ya bakamadığına şahit olmuşumdur.

Elbette demokrasinin kesintiye uğratılması ve hatta siyaset nedeni ile bir başbakan ve bakanların idam edilmesi pekçoğunun hapislere atılması ve o sıradaki uygulamalar tasvip edilecek bir durum değildir. Demokrasilerde iktidarlar halkın oyu ile gelir ve öylece gider. 

Peki ya gitmek istemezse ? o zaman halk içinde huzursuzluk başlar....

Düşünüyorum da bu demokrasi ayıbı olduğunda acaba memlekette demokrasi varmıydı.

Ne yazık ki işler aradan 50 yıl geçtiğinde, romantik yaklaşımlar ile anıldığı gibi değil. Dönemin konjonktürünü iyice irdelemek lazım.

Şunu iyice bilmeliyiz ki, 10 yıllık iktidarının artık son demlerini yaşamakta olan ve artık sadece adında Demokrat olan parti, iktidarın her türlü nimetlerini yoğun bir şekilde kullanıyordu. Oluşturulan "Vatan cephesi" ile halk bölünüyor, iyice kutuplaştırıyordu. Bu cepheye kayıt olanların adları radyolardan saatlerde listeler halinde okunuyor, bu listeye kediler, köpekler hatta ölmüş kişilerin bile isimleri koyuluyordu. Memlekette vatan cepheli olanlar ve olmayanlar gittikleri kahvehaneleri bile ayırmışlardı.

Aileler içinde bile ayrişma ciddi şekilde yaşanmakta birbiri ile görüşmeyen akrabalar oluşmaktaydı.

Mecliste Kurulan, "Tahkikat komisyonu" adlı hilkat garibesi komisyon yargının yetkilerini almış muhalif mebuslar dahil cezalandırıyordu. Bu komisyonun elinde idam yetkisi bile vardı.

Başbakan, laik Türkiye Cumhuriyetinin kürsüsünden, "siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz", " odunu koysam seçtiririm" gibi lafları rahatça edebiliyordu.

İhtilalden bir müddet önce Londra cıvarında geçirdiği uçak kazasından sağ olarak kurtulmuş olduğu için kendisini iyice Allah tarafından seçilmiş kulu olarak görüyor, megolomaninin zirvelerinde dolaşıyordu..  Muhalif yazarlar ve basın hiç acımasızca hapsediliyor mizahta bile muhalefete asla müsamaha gösterilmiyordu ( bilmem bugüne benzeteniniz var mı?) 

O zamanın tabiri ile "demokrat parti zenginleri" yaratılıyordu, memleket borç batağına sokuluyordu..

Seçildiğinde  yaptığı ilk iş ezanı Türkçe değil arapça okutmak olan, kara çarşaflıların bir resmi geçitte tabur olarak önlerinden geçmesine şapka sallayan, köy enstitülerini ve halkevlerini kapatarak anadoluda feodal yapının devamını sağlayan  bir iktidar.... Daha pek çok demokratik olmayan davranışlar içindeydi...

Yani bu demokrasi abidesi olarak adlandırılan ekibin artık demokrasi ile hiç bir ilgisi kalmamış yalnızca iktidarda kalmak derdinde olan bunu için de herşeyi mübah gören bir iktidar. 

Elbette ihtilale ve idamlara gerek yoktu, çok kötü olmuştur, ama maalsef iktidarın durumu buydu. Memlekette demokrasi yoktu ve halkın bir bölümü infial içindeydi...

Hatırlatmak istedim.

Şunu da önemle söylemeliyim ki, bu nevi dramların üzerinden zaman geçtikçe Holywoodvari romantikleşmeler ve tarafsız olmayan bakışlarla yapılan yaklaşımlar ile olaylar çok değişik görünüyor. Gerçekten de tarafsız bakabilmeli ve olayın vuku bulduğu dönemin konjonktürel yapısını iyice tahlil etmeliyiz. Gene de söylemeliyim ki hiç bir durum bir darbeyi haklı gösteremez. 

Ordu artık bu tavırlardan kendini sıyırmış görünüyor. Umarım mevcut ve gelecek iktidarlar ve hepimiz gerekli derlseri alırız.

Cuma, Mayıs 22, 2009

bir resim



Yer  : Avrupanın en fakir ülkesi Macaristan, Budapeşte  

Tarih : bu mayıs,

Mekan:  şehrin orta yerlerinde  minik bir park,

Zaman : öğle saatleri

Sıradan bir günün öğlen saatlerinde şıklık, zerafet, kendine güven, birey oluş, Avrupalılık ....

Yorum sizin...

Cuma, Nisan 03, 2009

28 mart...


İki çok önem verdiğim insan, kıymetli şahidim, düzgün, sağlam  insan Didem ve son yıllarda tanıdığım en beyefendi, adam gibi adam insan Efe kısacası, Didoşla Efetto 28 mart'ta nişanlandılar.  Canım Sevgili, ben ve de Sed ekiptik   tanıdığım tanımadığım pek keyifli bir grup olarak Lokal'deydik.

Güzel müzikler, itina ile seçilmiş akıllı bir menü, şahane bir bar ile keyifli anlar yaşadık. 

Bu iki sevgili dostum bir kibar bir sürpriz yaparak nişan yüzüklerini  takma şerefini bana verdiler.

Bir kaç kere nikah şahitliği yapmışlığım var ama yüzük ilk defa takıyorum.

Ne kadar heyecanlandım ve ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Gurur duydum bana verdikleri kıymete....

Ben özde mutlu bir insanım onlar da çooook mutlu olsunlar....

Hamiş : Efetto, yunan adasları zamanı  yaklaşmaktadır hatırlatırım, sofralar bizi bekler......... Hiç olmazsa Langustaya razıyım. (kolesterolü boşverdim.)

Salı, Mart 31, 2009

18 mart......



Gene epeyce ara vermişim , hemen bir toparlama yapmalıyım....

Önce 18 mart yazısı sırada 28 ve 29 mart yazıları var...

Malum, 11-12 mart tarihlerinde Dedem Org.Cevap Paşa sergisini açmak , oradaki tören ve toplantılara katılmak üzere sevgili ile Çanakkale'ye gitmiştik.

Bir hafta sonra bu defa 18 mart törenleri için, Valilik ve Boğaz Komutanlığı'nın protokol davetlisi olarak Çanakkale'ye gittik ....

Tarihin hafta arasına gelmesi ve işlerinin yoğunluğu nedeni ile beni hiç yanlız bırakmayan canım sevgili maalesef çok istemesine rağmen gelemedi.

Ben de küçük kızım Alara'yı yanıma alarak sabaha karşı yola çıktık. Keyifli bir sürüşle sabah Çanakkale'ye vardık.

 18 mart  stadyumunda Başbakan, Bakanlar ve devlet erkanıyla birlikte, şeref tribününde yerimizi alarak muhteşem törenleri izledik. Bir kere daha göğsümüz kabardı.

Elbette şu andaki en küçük torun olan kızım Alara'nın da ilk defa böyle bir ortamda olması önemliydi, protokol kurallarına uygun ve düzgün davranışı ile  göğsümü kabarttı....

Daha sonra bize verilen özel bir izinle Abide'deki törenlere katıldık. muhteşemdi, Bu zaferin önemi itibarı ile zannederim bizim en azından Anzak'lardan bin kere daha fazla önem vermemiz gerekmektedir.

Bu güzel güne bizi davet etme inceliğini gösteren  Çanakkale Valiliğine, bizzat Çanakkale Boğaz Komutanı Amiral  Sn Serdar Dülger'e, Oradaki organizasyonda Kurmay başkanı Dz.Kd.Albay Sn Cem Günaydın'a, Dz Ütgm. Sn Sadullah Kaynarçeşme'ye ve her zamanki gibi kadim dostumuz Ahmet'ciğimize teşekkürler ederiz.

Nice yıllar usanmadan gedip her defasında kahraman Mehmetçiğin destanını bıkmadan usanmadan dinleyerek göğsümüzün kabarması dileği ile.

Salı, Mart 24, 2009

veee 15 maaaart









aralık ayıydı nerede nasıl yapalım, orası .... burası... küba.... amsterdam... roma...

.....

istemedik .... imkan vardı ama yapmadık...

Bir ocak günüydü, Heybeli'de indik vapurdan... bir el bizi hiç düşünmeden Halki Palas'a götürdü... İçeri girdik, sanki sıkça yaparmışız gibi.... Konuştuk, aklımızda herşey tamamdı... Gene de Büyükada'ya da gittik, sevmedik mekanları... Halki Palas, sanki ev gibiydi... O gün 4 saat sonra eve döndüğümüzde kıyafet dahil herşey tamamdı. Ohh ne rahat...

15 mart 2008 orada evlendik... Bize göre pek keyifli idi, 50-60 kişiydik, yerli yabancı.... kasmayan, candan, keyifli bir kalabalık... Otel görevlileri hiç böyle keyiflisi olmamıştı dedi... yedik ,içtik, şarkılar söyledik... candan, gönülden keyifle.... gece uyuduk hep beraber orada, sabah kahvaltıda hep birlikteydik gene, daha sonra Heybeli kıyısı çaybahçeleri hep bizden birileri ile doldu öğlen üzeri....

Teknemiz ayrılırken, hüzünlendik.....

Bir sene geçti... şükür mutluyuz, altından kalktık bazı şeylerin.... Daha da sağlam olduk....

Haydi dedik gene gidelim, evimize gelmiş gibi ağırlandık... güzel yemekler yedik, martı sesleri ile uyandık...keyif ettik.... ertesi gün ayrılırken, " bir dakika dediler bir sürpriz var"... O koskoca salonda bir ufak masa Halki palas'ın o güzelim pastalarından bize özel yapılmış... üzerinde bir mum kutladılar bizimle birlikte... gözlerimiz doldu... mutlu olduk.... 

Daha nice yıllar hep orada hep mutlu olarak buluşmak üzere çıktık.......

Canım Sevgili, nice yıllara hep birlikte hep mutlulukla eksilmeden artarak.....sağlıkla, keyifle, aşkla....

Teşekkürler Bülent Bey, İsmail Bey; Bahar Hanım, ve Halki Palas'taki tüm ekip ve Koko......... İyi ki varsınız....