Salı, Haziran 16, 2009

Bizim Ada'dan akşamüstü manzaraları

Ada'mızda, bu cennette...

Akşamüstleri bazen yürüyüşe çıkarız, muhteşemdir manzara, inanası gelmez insanın

Size birkaç resim... 

Evden çıkılmış ve de yürüyüşe başlanmış, görüldüğü üzere şehirdeki sıcağa inat püfür püfür esen havada, sevgili üzerine birşeyler giymiş bile

Hemen arkamızdaki ormanın güzelim çamlarına aralardan süzülen güneş ışıkları nasıl da güzel vurur.

İşte bu ışıkları gönderen güneşin durumu o sırada şöyledir, aradan da kaşık adası ve de Kınalı'nın madencilik yapılarak delik deşik edilmiş doğu burnu görünür

Adanın güneyi, Türkiye'nin güneyi gibidir adeta, şahane bir çam limanımız vardır. Hepsi Amerikan bayraklı, Türk milleti tekneleri buraya demirler, zira en ucuzu 1 milyon Amerikan Doları olan teknelerin vergisi çok yüksektir diye ödeyemez "tekneciklerin" sahipleri, Türk bandıralı olamaz tekneler.  Amaaan neyse canım, liboşları kızdırmayalım kıyı şahanedir, deniz mis gibidir. Marmara'dır tuzu ayarlı, ısısı uyarlıdır ( güneş nerede demeyin resimler güneş battıktan sonra çekilmiştir

Biraz guneydoğuda Büyükada'nın arkasında  pek çok İstanbul yaşayanının adından bile haberdar olmadığı Neandros Ada'sı yapayalnız yaşamına devam eder, henüz yandaş müteahhitlere nasibimüesser olmamıştır şükür (yahu sus be gereksiz adam, sana ne siyasetten falan)....

Orman yolunuda ışıklar yanar artık akşam olmuştur ( ihtiyarın eli titrer resim flu çıkar :) )

Güzel bayrağımızın dalgalandığı tepeye çıkılır ve yuıkarı mahallenin mütevazı evlerinin yanından aşağıya bakılır.

Ertesi gün yine, yeniden bu defa balkondan güneş batışı resmi çekilir.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Bir Büyük Tiyatrocu

Kimbilir ne kadar çok tiyatrocu, unutulmuştur, belki muhteşemdirler, belki yerleri doldurulamazdırlar, akıllardan çıkmayacak performanslar sergilemişlerdir. Ama gün gelir unutulurlar. 

Nedendir bilinmez kaç gündür aklımda rahmetli Nisa Serezli var. Büyük bir tiyatro sanatçısı idi, hafif boğuk sesi, (s) harflerini söylerken çıkan hoş ses hala kulaklarımda. Sahneyi dolduruşu, o hafif buruk gülümsemesi ne kadar da güzeldi. Gerçekten de büyük bir oyuncuydu, ben onu bilinçli bir seyirci olarak yakalama şansına eriştiğimde orta yaşlarında idi. Birkaç oyununu da büyük keyifle seyretmiştim. Ama "Tatlı kaçık"a iki kere gitmiş bir kere de TRT'nin siyah beyaz ekranından isleme fırsatım olmuştu.

Ne yazık ki bu büyük oyuncuyu bir nesil hiç tanımıyor. Özellike elerindeki arşivlerde (sinema filmi değil) Tiyatro oyunu ile siyah - beyaz da olsa çekimleri bulunanlar yayınlasalar da bir kere daha temaşa etme keyfine erişsek. Bu bakımdan özellikle dökümanter programlar yapan TV'lerden ( mesela İZ gibi ) özellikle rica ediyorum...

Unutamadığım "tatlı kaçık" oyununda daha önce kimbilir kaç kere kullanarak, ipe asarak kuruttuğu çay poşetlerini büyük bir itina ile tekrar sıcak su dolu fincana koyarak misafirlerine ikram ettiği sahnedir. Ne büyük ironi, ne muhteşem bir rol kabiliyetidir....

Nedendir bilinmez, kaç gündür aklımda olan ve çok beğendiğim bu sanatçıyı, bu gün anmak geldi içimden, yolu ışık olsun, alkışları hep yanında olsun...

1974 yılında liselerarası tiyatro yarışmasında, Mahkeme-i şeriye naibi Asım bey rolünü oynadığım ( rolüme de bak tam bir yobazdım :) ) Haldun Taner'in, muhteşem "Sersem kocanın kurnaz karısı" oyununda ki son tiradı kendisine armağan ediyorum ( Bu tiradı mükemmel ermeni aksanı ile Tomas Fasulyeciyan rolünde muhteşem canlandıran Münir Özkul üstadı unutmak ve bir kere daha alkışlamamak çok ayıp olur).

.................

“zaten aktör dediğin nedir ki?
oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Bir zaman sonra da unutulur gider. olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.

Görorum ki hepiniz gardroba koşmaya hazırlanorsunuz.

birazdan teatro bomboş kalacak.

Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. çünkü satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. işte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler.

Artık kendimiz yoğuz. seyircilerimiz de kalmadı. ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar.

Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır.

Ve perde…”

Cuma, Haziran 12, 2009

Küçük Alaç'ın mezuniyeti


Canım Alara, ilköğretim'den mezun oldu.

Nev'i şahsına münhasır kişiliği ile canımız kız artık genç kızlığa adımını atıyor. Aslında hiç belli etmedi ama heyecanlıydı elbette, öyle ya, evinin hemen karşısında ana okulu dahil 9 yıldır gittiği okulu bitti. Makyajını kendi yapmıştı dün, saçları yapılmış, kendi seçtiği elbisesinin altına gene kendi isteği doğrultusunda vans ayakkabılarını giymişti.

Mezuniyet partisinde tüm arkadaşları ile neş'e içinde coştular, bizimki "kolbastılara" pek katılmadı ama çok mutluydu.

Sevgili ve ben de giyinip kuşandık, kadehlerimizi şereflerine kaldırdık. Pırıl pırıl mezunları alkışladık.

Acaba, en keyifli dönemin bittiğini bundan sonra daha zor, sonra daha da zor ve sonra da en zor şartlara yelken açtıklarının farkındalar mı ? . Dün bence tek bildikleri birşey bitirdikleri idi, hepimizde olduğu gibi...Ama yaşam bu, hepsi yapılacak, yeter ki sonra yaş kemale erip arkaya bakıldığında, "eh utanılacak birşey yapmamışım, yaşamı iyi yaşayıp, iyi yaşatmışım, en önemlisi kendime güvenmiş, adımlarımı sağlam atmışım, kendimce başarılı olmuşum"  denebilsin.

Ben Atatürk, ilkelerini içine sindirmiş, iki dünya insanı yaratmak istedim, modern, ezik olmayan, girdikleri ortamlarda başları dik, fikirleri hür olmalarını her zaman hatırlatırım. İkinci sınıf vatandaş olmayı asla kabul etmemelerini, bilimi her şeye üstün tutmalarını, inançlarının hür ve kendi içlerinde saklı bulunmasını öğretmeye çalıştım. İnsan olmalarını, fert olabilmelerini, sıradan, sürüden değil, şunun kızın, şunun torunu vesaire değil adları ile anılan insan olmalarını isterim. Umarım öyle de olurlar. Yolları açık olsun. Korkmasınlar. Sağlam adımlarla yürüsünlen.

Hep  bedende ve fikirde sağlıklı, mutlu ve başarılı, sevgi dolu olsunlar....

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Bir kere daha Türkçe meselesi

Dostlar hepinize selamlar.

Öncelikle bir şeyi hatırlatmak isterim. Yazdıklarımı pek çok kişi okuyor. Şurası muhakkak ki, ben burada kendi fikirlerimi beyan ediyor ve bunları paylaşıyorum. Tüm okuyanların bu fikirler ile mütabık olması beklenemez. Çok okunmasına rağmen gerekli görenler yorum bırakıyorlar. Bu yorumları ben de keyifle okuyorum, adını belirtmeden yorum bırakanlar ile benim blogumdan diğer bloglara mesaj iletenlerin yorumlarını buraya koymuyorum. Benim adım sanım belli, karşımdakini de gerçek adı ile görmek hakkımdır. Zaten imzasız mektupları da çok etik bulmam.

Neticede bunlar fikirdir, beğenir veya beğenmeyiz. Fikirlerimizle birbirimizi ikna edebilir yada edemeyiz, en kötü şartla fikirde anlaşamasak bile bir çay içer el sıkışır geçer gideriz. Yani her iyi arkadaşınızla fikirileriniz her zaman örtüşüyor mu, fikirler ayrı ama dostluklar baki kalıyor.

İşte "adsız" olarak yorum bırakan bir okuyucunun bir cümlesi bana bu gün gene Türkçe hakkında yazma fikri verdi.

Cümle şöyle : "Bu kadar ahkam kesmişsiniz ama Türkçe'den bir habersiniz. "

Muhterem : Maalesef gene günlük konuşmalardaki fahiş bir hatayı tekrar etmişsiniz " bir habersiniz" . "Bir haber" olmak diye birşey yok, olsa olsa demek istediğiniz "bi haber olmak" şeklinde kullanılmalıdır bu (bi) deki (i) harfi uzatılarak okunmalıdır. Bu (bi) olumsuzluk ekidir.

Binaenaleyh, sık sık söylenilen şu atasözü yanlıştır : "iki cami arasında bir namaz olmak" ne anlamsız deği lmi ? Halbuki aslı "iki cami arasında bi namaz olmak"tır. Yani iki caminin arasında olup namaz kılamamayı örneklemek suretiyle yapılan bir teşbihtir.

Bi haber : habersiz olmak.

Gene sık yapılan telaffuz hatası da şudur : "bir mukabele", "bir fiil" burada (bir) olarak kullanılan kelime aslında "bil" olmalıdır, yani bilmukabele yada bilfiil olarak telaffuz edilemelidir. "bilumum" da olduğu gibi.

Bu yorumda Türkçe den bihaber olduğuımu söyleyen notun devamındaki : "

Ne gereksiz bir insansınız dicem ama vardır Allah'ın bir bildiği."

cümlesindeki "dicem" kelimesine de söyleyecek bir laf bulamadım. Doğru bulduğum ise şaşmaz şekilde Allah'ın "bir bildiği" olduğudur.

Her neyse bunları birbirimizi kırmak için değil doğru bildiklerimizi paylaşmak maksadı ile hatırlatıyorum.

Kalın sağlıcakla

P.S. Şunu da hatırlatmalıyım ki, bloga, değil yorum bırakan, okuyan herkesi dahi I.P. numaraları dahil görmekteyim, sağolsun medeniyet.

Cuma, Haziran 05, 2009

Beni düşündürenler.

Son günlerde bazı şeyler beni düşündürüyor.

Mendil meselesi:

Bazı insanlar mendil kullanırlar, ceplerinden çıkartır, sümkürür, ya da her ne ise bir ifrazatı çıkartır sonra onu katlayıp ceplerine koyarlar. Bana çok sağlıksız ve hiç hijyenik gelmiyor. Düşünün genelde mikrop barındıran bu nesneyi bütün gün cebinizde taşıyorsınız, defalarca kullanıyorsunuz. Üstelik te kağıt mendil diye bir medeniyet varken.

Hani eskiden ( ama benim hatırlayabildiğim zamanlarda) afedersiniz "taharet bezi" vardı hani şu "taharet musluğunun" vanasına yada o cıvarlara asılırdı, pek kalmadı şükür, onun gibi birşey. 

Hala mendilde israra hayret ediyorum....

Edep meselesi

Eskiden, hoş görülesi yaramazlıklar yapan çocuklara büyükleri "seni gibi edepsiz seniii" derlerdi. Şirin bir ifadeydi.

Geçtiğimiz günlerde, Almanya tarihinin en büyük organize suç fiilini işlemekten hapis cezasına çarptırılmış bazı kişiler için Başbakan Yardımcısı Bay Bülent Arınç "birkaç edepsiz" ifadesini kullandı. Acaba hoş görülesi ufaklar anlamında mı yoksa ahlak dışı bir faaliyet anlamında mı burası bence muğlak.

Dün de Başbakan Bay Recep T. Erdoğan, "partimizin adını A Ke Pe olarak telaffuz eden  edepsizdir"  dedi. Acaba hoş görülesi ufaklar anlamında mı yoksa ahlak dışı bir faaliyet anlamında mı burası bence muğlak.

Bilemedim bir yandan da şunu düşünüyorum AK'lık sözde değil özde olur sen işine gücüne bak millet A Ke Pe demiş AK Parti demiş ne farkeder. Faaliyetin ve geçmişin AK olsun yeter.

Günlük konuşmalardaki bazı yanlışlar meselesi

Gerek Türkçe gerek arapça/farsça ve batı billerine ait pek çok kelimemiz var ( hoş günlük kelime kullanımı artık 200 adetmiş ama) bunların çoğunun yanlış telaffuz edildiğini ve artık bu şekilde bilindiklerini, doğrusu telaffuz edildiğinde de duyanlarım müstehzi bir ifade takındıklarını görüyorum.

Hemen aklıma geliveren birkaç örmek.

İkamet-İkametgah : geçem günlerde radyoda doğrusunu söyleyen bir spikeriş duyunca gözlerim yaşardı. Uanlış telaffuzu (k) harfinin "kağıt" ta kullnılan (k) gibi olması doğrusu ise bu harfin "kalem" deki (k) şeklinde kullanılmasıdır. 

Dahi : türkçe'de  (de), (da) ekinin tam söylenişidir yanlışı (a) harfinin uzatılarak okunmasıdır. Bu durumda anlamı tamamen değişmektedir.

Kuvöz : Fransızca'dan dilimize yerleşmiş olan bu  doğumsunrası bebek ünitesinin yanlış okunuşu "küvez"dir.

Umre: genellikle "ümre" olarak yanlış telaffuz edilmektedir.

Daha pek çok kelime var, aklıma geldikçe yazacağım. Buradaki temel problem Türk Dil Kurumu'nca yazılarda ( eskiden şapka olarak tabir ettiğimiz) üst işaretleri kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer bir temel yanlışlık ise özellikle radyo ve TV spikerlerinin bu kelimeleri yanlış telaffuzundan kaynaklanmaktadır. Maalesef kimsenin de umurunda değildir.Ne olacak en kılavuzu recep İvedik olanın......

Çocukara hitap meselesi :

Hanımın biri ileriye sesleniyor "halacığım... halacığım... gel buraya" oradan bir küçük çocuk geliyor ????? yada "Nasılsın Babaanneciğim", çocuk 3,5 yaşında. Ne gereksiz ve yanlış bir hitap, neden oğlunuzu "ablacığımm, anneciğim, halacım, teyzeciğim"; yada kızınızı" babacığım, amcacığım, abiciğim" şeklindeki bir hitapla çağırıyorsunuz ?  hayret. İsimleri yok mu, ya da gerçek sıfatları.... pek bayağı buluyorum

Geçen gün yazdığım araştırmaya ekler :

Şunları atlamışım:

Yurttaşların %62'i Din'i yaşamlarındaki önem sıralamasında ilk basamağa koyuyor ( aman hemen pis dinsiz falan demeyin, ne biliyorsunuz ne derece dinli olduğumu).

Aynı oran Laiklik için %16 ve dikkat buyurun demokrasi için %13.

Ailer reisi erkek olmalı diyenler %71

Kadın her zaman kocasına itaat etmeli ve sözünden çıkmamalı diyenler %61

Ülkede işsizlik varken çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı diyenler %64

Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin alması gerektiğine inananlar %64

Daha neler neler, hicabım, yazmamı engelliyor. Anlaşılan 1923 kazanımları bol gelmiş özellikle kadınlara. Otur evinde yemek pişir, çocuk doğur ey mahluk...Haydi hayırlısı

Hepinize iyi hafta sonları...

Salı, Haziran 02, 2009

Bir araştırmanın düşündürdükler.

Geçenlerde sevgilinin yazdığı bir posta pek çok yorum gelmiş hararetle okudum.

Bazıları beni şaşırttı. Özellikle "aman canım bırakın herkes istediği gibi yaşasın"," neden bazılarını acaip görüyorsunuz","canım adamın inancı ben saygıyla karşılarım" gibilerinden hoş özler vardı.

İçimden güldüm;  yazanların şahsına değil , bu düşünce yapısının nasıl da güzelce ambalajlanarak,  insanlara enjenkte edildiğine.  Arkadaşlar gönlüm düşüncelerinizle beraber ama aklım ve mantığım maalesef değil, olamıyor; zira bu geçirdiğim yarım asrın tecrübeleri beni maalesef aklen ve fikren aksi yönde düşünmeye yönlendiriyor.

Her zaman düşündüğüm bu bahar havalı hoş görüşlerin şu andaki siyasi yapımız ile mümkün olacağı, aksi durumda teokratik bir devlette ise kimsenin diğerine değil müsamaha etmek asla izin verilmeyeceğine inanıyorum. Yanıbaşımızdaki İran'a bakıp görmek mümkün, daha başka örmekleri de bol miktarda var. Suudi Arabistanda kılıçla başı kesilip çarmıha gerilerek cezalandırılanları gazetelerden arada sırada okuruz. Daha pek çok gerçek var...

Baştan söyliyeyim, allah inancı olan kimsenin dinine ve dinsel ritüellerine saygısızlık göstermeyen bir kişiyim. Elbette kimsenin de  benim görüşlerime, hakaret içermediği ve yasal olduğu sürece karışmaması mantığını yürütürüm.

Neyse bakalım gerçeklere:

 Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi BayYılmaz Esmer'in yaptığı "Radikalizm ve aşırıcılık" isimli bir araştırma ile ne derece ürkütücü bir tablo içinde olduğumuzu göstermekte. Temiz ama romantik düşünceli dostlar lütfen bunu da dikkate alsınlar.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, laik demokratik sosyal devlet olan Türkiye Cumhuriyetinde Kadınların, kocaları haricinde ilişkiye girmelerinin  "recm" yanı boyunlarına kadar toprağa gömülerek taşlanıp öldürülmeleri cezasına çarptırılmalarını uygun görenlerin oranı %22 ( her beş kişiden biri).

Kız çocuklarının mirastan erkek çocuğunun yarısı kadar pay almalarını isteyenlerin oranı %35

Adalette iki adının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşit olması gerektiğini savunanların oranı da yukarıdaki gibi.

Kadınların plajda mayo ile giymesinin günah olduğunu düşünen %58

Halkın komşu olarak görmek istemediklerinin oranı şöyle:

İçki içen komşu istemeyen %72

Nikahsız yaşan komşu istemeyen %67

Kızı şort giyen komşu istemeyen %35 ( umduğumdan az vallahi)

Ateist komşu istemeye %75

Oruç tutmayan komşu istemeyen %32

Hristiyan komşu istemeyen % 52

Yahudi komşu istemeyen %64

Düşüncelerine en hoşgörüsüz olan kesimin yaş ortalaması 15-18.

En hoş görülü kesim üniversite mezunları...

vs vs vs.....

Gittikçe daha içe kapanık, daha muhafazakar ve daha yoğun mahalle baskıcı bir toplum oluyoruz. Böyle bir ortamda çekindiklerini yazmak bile yeterince tehlikeli.  Umarım çağdaş medeniyet seviyesine gelebilen bir toplum oluruz, o zaman gerçekten de kimse kimseye karışmaz. çağdaş medeniyet seviyesine gelebilmek, eğitim ve hür bireyler olabilmekten geçer.  Ama hür bireyler olunmasını  maalesef bazıları hiç istemez.

Yorum sizin.

Sevgiler.

Not : Yazdıklarım halka açık bir rapor olduğundan sonuçları izin almadan burada paylaştım, eğer bunun için bir izin almam gerekli idi  ise bilmediğim için almamış olduğumu beyan ederim. Çalışmayı yapan Bay Esmer'e hoş göreceği düşüncesi ile teşekkür ederim.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Geç kalmış bir 27 mayıs yazısı.

Biliyorum geç oldu bu yazı ama,  gene de fikrimi beyan edeyim dedim.

Ben 27 mayıs ihtilali ( o zaman ve hatta yakın zamana kadar darbe falan değil ihtilal denirdi) olduğunda 3 yaşındaydım. Elbette o gün olanları hatırlayamıyorum, ama hemen sonrasını evdeki hareketliliği çok küçük olmama rağmen hatırlıyorum.

Mükemmel birer Atatürk çocuğu olan annem ve babam, elbette ki Atatürk'ün partisi olan CHP'li idi. Durum karşısında asla bir hınç içinde değillerdi, her gün saat 19:00 da o zaman İstanbul Radyosu olarak yayın yapan radyoda "akşam ajansının" nasıl dikkatle ve sessizce dinlendiğini muhalif olmalarına bazı durumlarda rağmen annemin gözlerinin yaşardığına ve hatta daha sonra uzun yıllar Yassıada'ya bakamadığına şahit olmuşumdur.

Elbette demokrasinin kesintiye uğratılması ve hatta siyaset nedeni ile bir başbakan ve bakanların idam edilmesi pekçoğunun hapislere atılması ve o sıradaki uygulamalar tasvip edilecek bir durum değildir. Demokrasilerde iktidarlar halkın oyu ile gelir ve öylece gider. 

Peki ya gitmek istemezse ? o zaman halk içinde huzursuzluk başlar....

Düşünüyorum da bu demokrasi ayıbı olduğunda acaba memlekette demokrasi varmıydı.

Ne yazık ki işler aradan 50 yıl geçtiğinde, romantik yaklaşımlar ile anıldığı gibi değil. Dönemin konjonktürünü iyice irdelemek lazım.

Şunu iyice bilmeliyiz ki, 10 yıllık iktidarının artık son demlerini yaşamakta olan ve artık sadece adında Demokrat olan parti, iktidarın her türlü nimetlerini yoğun bir şekilde kullanıyordu. Oluşturulan "Vatan cephesi" ile halk bölünüyor, iyice kutuplaştırıyordu. Bu cepheye kayıt olanların adları radyolardan saatlerde listeler halinde okunuyor, bu listeye kediler, köpekler hatta ölmüş kişilerin bile isimleri koyuluyordu. Memlekette vatan cepheli olanlar ve olmayanlar gittikleri kahvehaneleri bile ayırmışlardı.

Aileler içinde bile ayrişma ciddi şekilde yaşanmakta birbiri ile görüşmeyen akrabalar oluşmaktaydı.

Mecliste Kurulan, "Tahkikat komisyonu" adlı hilkat garibesi komisyon yargının yetkilerini almış muhalif mebuslar dahil cezalandırıyordu. Bu komisyonun elinde idam yetkisi bile vardı.

Başbakan, laik Türkiye Cumhuriyetinin kürsüsünden, "siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz", " odunu koysam seçtiririm" gibi lafları rahatça edebiliyordu.

İhtilalden bir müddet önce Londra cıvarında geçirdiği uçak kazasından sağ olarak kurtulmuş olduğu için kendisini iyice Allah tarafından seçilmiş kulu olarak görüyor, megolomaninin zirvelerinde dolaşıyordu..  Muhalif yazarlar ve basın hiç acımasızca hapsediliyor mizahta bile muhalefete asla müsamaha gösterilmiyordu ( bilmem bugüne benzeteniniz var mı?) 

O zamanın tabiri ile "demokrat parti zenginleri" yaratılıyordu, memleket borç batağına sokuluyordu..

Seçildiğinde  yaptığı ilk iş ezanı Türkçe değil arapça okutmak olan, kara çarşaflıların bir resmi geçitte tabur olarak önlerinden geçmesine şapka sallayan, köy enstitülerini ve halkevlerini kapatarak anadoluda feodal yapının devamını sağlayan  bir iktidar.... Daha pek çok demokratik olmayan davranışlar içindeydi...

Yani bu demokrasi abidesi olarak adlandırılan ekibin artık demokrasi ile hiç bir ilgisi kalmamış yalnızca iktidarda kalmak derdinde olan bunu için de herşeyi mübah gören bir iktidar. 

Elbette ihtilale ve idamlara gerek yoktu, çok kötü olmuştur, ama maalsef iktidarın durumu buydu. Memlekette demokrasi yoktu ve halkın bir bölümü infial içindeydi...

Hatırlatmak istedim.

Şunu da önemle söylemeliyim ki, bu nevi dramların üzerinden zaman geçtikçe Holywoodvari romantikleşmeler ve tarafsız olmayan bakışlarla yapılan yaklaşımlar ile olaylar çok değişik görünüyor. Gerçekten de tarafsız bakabilmeli ve olayın vuku bulduğu dönemin konjonktürel yapısını iyice tahlil etmeliyiz. Gene de söylemeliyim ki hiç bir durum bir darbeyi haklı gösteremez. 

Ordu artık bu tavırlardan kendini sıyırmış görünüyor. Umarım mevcut ve gelecek iktidarlar ve hepimiz gerekli derlseri alırız.

Cuma, Mayıs 22, 2009

bir resim



Yer  : Avrupanın en fakir ülkesi Macaristan, Budapeşte  

Tarih : bu mayıs,

Mekan:  şehrin orta yerlerinde  minik bir park,

Zaman : öğle saatleri

Sıradan bir günün öğlen saatlerinde şıklık, zerafet, kendine güven, birey oluş, Avrupalılık ....

Yorum sizin...

Cuma, Nisan 03, 2009

28 mart...


İki çok önem verdiğim insan, kıymetli şahidim, düzgün, sağlam  insan Didem ve son yıllarda tanıdığım en beyefendi, adam gibi adam insan Efe kısacası, Didoşla Efetto 28 mart'ta nişanlandılar.  Canım Sevgili, ben ve de Sed ekiptik   tanıdığım tanımadığım pek keyifli bir grup olarak Lokal'deydik.

Güzel müzikler, itina ile seçilmiş akıllı bir menü, şahane bir bar ile keyifli anlar yaşadık. 

Bu iki sevgili dostum bir kibar bir sürpriz yaparak nişan yüzüklerini  takma şerefini bana verdiler.

Bir kaç kere nikah şahitliği yapmışlığım var ama yüzük ilk defa takıyorum.

Ne kadar heyecanlandım ve ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Gurur duydum bana verdikleri kıymete....

Ben özde mutlu bir insanım onlar da çooook mutlu olsunlar....

Hamiş : Efetto, yunan adasları zamanı  yaklaşmaktadır hatırlatırım, sofralar bizi bekler......... Hiç olmazsa Langustaya razıyım. (kolesterolü boşverdim.)

Salı, Mart 31, 2009

18 mart......



Gene epeyce ara vermişim , hemen bir toparlama yapmalıyım....

Önce 18 mart yazısı sırada 28 ve 29 mart yazıları var...

Malum, 11-12 mart tarihlerinde Dedem Org.Cevap Paşa sergisini açmak , oradaki tören ve toplantılara katılmak üzere sevgili ile Çanakkale'ye gitmiştik.

Bir hafta sonra bu defa 18 mart törenleri için, Valilik ve Boğaz Komutanlığı'nın protokol davetlisi olarak Çanakkale'ye gittik ....

Tarihin hafta arasına gelmesi ve işlerinin yoğunluğu nedeni ile beni hiç yanlız bırakmayan canım sevgili maalesef çok istemesine rağmen gelemedi.

Ben de küçük kızım Alara'yı yanıma alarak sabaha karşı yola çıktık. Keyifli bir sürüşle sabah Çanakkale'ye vardık.

 18 mart  stadyumunda Başbakan, Bakanlar ve devlet erkanıyla birlikte, şeref tribününde yerimizi alarak muhteşem törenleri izledik. Bir kere daha göğsümüz kabardı.

Elbette şu andaki en küçük torun olan kızım Alara'nın da ilk defa böyle bir ortamda olması önemliydi, protokol kurallarına uygun ve düzgün davranışı ile  göğsümü kabarttı....

Daha sonra bize verilen özel bir izinle Abide'deki törenlere katıldık. muhteşemdi, Bu zaferin önemi itibarı ile zannederim bizim en azından Anzak'lardan bin kere daha fazla önem vermemiz gerekmektedir.

Bu güzel güne bizi davet etme inceliğini gösteren  Çanakkale Valiliğine, bizzat Çanakkale Boğaz Komutanı Amiral  Sn Serdar Dülger'e, Oradaki organizasyonda Kurmay başkanı Dz.Kd.Albay Sn Cem Günaydın'a, Dz Ütgm. Sn Sadullah Kaynarçeşme'ye ve her zamanki gibi kadim dostumuz Ahmet'ciğimize teşekkürler ederiz.

Nice yıllar usanmadan gedip her defasında kahraman Mehmetçiğin destanını bıkmadan usanmadan dinleyerek göğsümüzün kabarması dileği ile.

Salı, Mart 24, 2009

veee 15 maaaart









aralık ayıydı nerede nasıl yapalım, orası .... burası... küba.... amsterdam... roma...

.....

istemedik .... imkan vardı ama yapmadık...

Bir ocak günüydü, Heybeli'de indik vapurdan... bir el bizi hiç düşünmeden Halki Palas'a götürdü... İçeri girdik, sanki sıkça yaparmışız gibi.... Konuştuk, aklımızda herşey tamamdı... Gene de Büyükada'ya da gittik, sevmedik mekanları... Halki Palas, sanki ev gibiydi... O gün 4 saat sonra eve döndüğümüzde kıyafet dahil herşey tamamdı. Ohh ne rahat...

15 mart 2008 orada evlendik... Bize göre pek keyifli idi, 50-60 kişiydik, yerli yabancı.... kasmayan, candan, keyifli bir kalabalık... Otel görevlileri hiç böyle keyiflisi olmamıştı dedi... yedik ,içtik, şarkılar söyledik... candan, gönülden keyifle.... gece uyuduk hep beraber orada, sabah kahvaltıda hep birlikteydik gene, daha sonra Heybeli kıyısı çaybahçeleri hep bizden birileri ile doldu öğlen üzeri....

Teknemiz ayrılırken, hüzünlendik.....

Bir sene geçti... şükür mutluyuz, altından kalktık bazı şeylerin.... Daha da sağlam olduk....

Haydi dedik gene gidelim, evimize gelmiş gibi ağırlandık... güzel yemekler yedik, martı sesleri ile uyandık...keyif ettik.... ertesi gün ayrılırken, " bir dakika dediler bir sürpriz var"... O koskoca salonda bir ufak masa Halki palas'ın o güzelim pastalarından bize özel yapılmış... üzerinde bir mum kutladılar bizimle birlikte... gözlerimiz doldu... mutlu olduk.... 

Daha nice yıllar hep orada hep mutlu olarak buluşmak üzere çıktık.......

Canım Sevgili, nice yıllara hep birlikte hep mutlulukla eksilmeden artarak.....sağlıkla, keyifle, aşkla....

Teşekkürler Bülent Bey, İsmail Bey; Bahar Hanım, ve Halki Palas'taki tüm ekip ve Koko......... İyi ki varsınız....


Cuma, Mart 20, 2009

11-12 mart


















Epeydir yazı yazmamışım bloga. Bunun başlıca bazı nedenleri şunlar :

Öncelikle hobim olan model trenciliğinde, yapmakta olduğum diorama iyice zamanımı almakta boş kalan zamanlarımı bu şekilde yoğunlaştırıyorum. Zira sevgili ile geçecek zamanlarımı hobilerime her zaman keyf ve mutlulukla tercih ederim. Ancak günün içindeki boş zamanlar hobiye ayrılınca bu defa blog eksik kalıyor. 

Diğeri ise son günlerdeki yoğun sosyal faaliyetler ve bunu için de sıkça seyahat nedeni ile ev ve ofisten uzak kalma meselesi. 

Şükür ki bu uzaktan kalmalar hep güzel ve keyifli şeyler için olageldi.

11-12 mart sevgili ile Çanakkale de olduğumuz zaman, sevgilinin blogunda çok güzelce toparlayarak aklattığı  gibi,  Çanakkale Kahramanı namı ile anılan ve 18 Mart Çanakkale zaferinin komutan olan dedem Rahmetli Org Cevat Çobanlı adına hazırlanan sergi için Çanakkale'ye  Boğaz Komutanlığının davetlisi olarak gittik.  Serginin açılışını Ben, Sn Vali ve Sn Boğaz Komutanı birlikte yaptık.

Daha sonra Kuruculuğunu Cevat Paşa'nın yapmış oldupğu 18 Mart İlköğretim Okulu Müdürlüğü bizi ağırladı, binlerce öğrenciye takdim edildik Sn Vali yardımcısı Sn İlköğretim Müdürü güzel konuşmalar yaptılar ve bize plaket verdiler, sağolsunlar şeref verdiler.

Daha sonra Cevat Paşa tarafından o bölgede bulunduğu yıllarda yaptırdığı 7 okul ve 2 çeşmeden bazılarını gezdik. Özellikle Sarıcaeli köyündeki 3 sınıflı ve halen faal olan okul gözlerimizi yaşarttı.  Bu köyün Muhtar'ına ve okulun adını bilmediğim ve o gün tanışma fırsatım olmayan tek öğretmenine kendisi ile en kısa zamanda irtibata geçeceğimi hatırlatarak çok teşekkür ederim.

Unutulmaz güzel anılar ile geçen bir zaman oldu bizim için hem kıvanç duyduk hem gözlerimiz doldu. Sözlerle tarifi mümkün değil. Boğaz Komutanlığı bizi el üzerinde taşıdı, sergi ise muhteşemdi, şu ana kadar yaklaşık 6000 kişinin gezdiğini zannediyorum.

Bizi bizzat makamlarına ağırlayarak şeref veren: 

Çanakkale Valisi Sn Abdülkadir Atalık 'a

Çanakkale Boğaz Komutanı Amiral Sn.Serdar Dülger'e

Kurmay Başkanı Dz. Kd Alb. Sn.Cem Günaydın'a

Serginin her aşamasındaki son derece hassas ve mükemmel çalışması ile Çanakkale Deniz Müzesi Komutanı Dz Alb. Sn. M.Haluk Çağlar'a

Bizi en güzel şekilde ağırlayan Sn Deniz Orduevi Komutan ve görevlilerine

Sn Vali Yardımcısı'na

Sn İlköğretim Müdürü'ne

Sn Çanakkale Belediye Başkanı'na

Aydın insan 18 Mart İlköğretim Okulu Müdürü Sn Hüseyin Arslan'a

Bir Cevat Paşa hayranı ve araştırmacısı olan, bu serginin oluşma fikrinin sahibi ve destekçisi, ileride çok güzel mevkilerde göreceğimize inandığımız tertemiz dürüst ve akıllı insan, Cumhuriyet genci, Sn Ahmet Yurttakalan'a

Sonsuz minnet ve şükranlarımızı arz ederiz.

Büyük önder Atatürk'e, Dedem Org Cevat Çobanlı'ya ve Çanakkale savaşlarında görev yapmış, sağ kurtulmuş olan, gazilik ve şahadet mertebesine ulaşmış olanların hepsine tanrıdan rahmet dileriz. 

Ve elbette tüm bu organizasyonun oluşunu temin eden her zaman dimdik yanımda olan hal ve tavrı ile tam Cevat Paşa gelini, sevgili canım  eşim Tanya'cığıma her zaman hep yanımda olması mutluluklar içinde bulunması temennisi ile binlerce öpücük dolu teşekkürler ederim

Bugünkü yazı biraz resmi oldu ama konunun önemi bunu gerektiriyor.....

Resimleri yorumsuz olarak olarak koydum zaten anlaşılıyor. Resim yerleştirmekteki beceriksizliğimin kusuruna bakmayın lütfen....

Daha sonra bazı yazılar ile o gün yaşadığımız bazı detayları da anlatacağım.

Bundan sonraki postlarım 15 mart ve 18 mart olacak...

Herkese sevgiler