Perşembe, Temmuz 12, 2012

Heybeliada Cinayetleri


Heybeliada cinayetleri

Bir kaç gün önceydi, Ada’da kahvede oturmaktaydık, sevgili komşum kıymetli arkadaşım Hande laf arasında, “Heybeliada cinayetleri “ isimli romanı okuyup okumadığımı sordu.  Romanın adını  bir süre önce radyoda duymuş, ilgilenmiş ama alamadan unutmuştum.
“okumadım” dedim, O’da  “muhakkak oku çok güzel” dedi.

Ertesi gün ana karaya geçtim, vaktim de vardı, hemen cıvardaki kitapçıları araştırdım ama maalesef kitap yoktu, içimden, artık Kadıköy’de bulurum diye geçirdim.

Başka bir endişem de son yıllarda hiç romam okumamış olmamdı. Bol bol  bilimsel eserler, hayat hikayeleri, sehayat günlükleri, belgeseller ve son zamanlarda da memleketimizdeki gözaltılar, tutuklamalar, Ergenekon, balyoz vs ile ilgili kitaplar ve onlara ait zabıtları, iddianameleri okumuştum. Kurmaca bir kitabı okuyabilirmiydim bilemedim.

Bir gün sonra Hande arayıp, “kitabı aldın mı ? almadınsa ben sana alayım” demez mi? “Aman” dedim “arıyorum bulamadım, bulursan al ne olur”.....

Bu arada Ada’mızın en çok kitap okuyan kişisi, Bahar Cafe’ deki Fatma Hanım’a kitabı sordum, bana “çok detaylı bir kitap, ben okudum beğendim. Yazar ( Önay Yılmaz) çok derin araştırma yapmış” dedi.

O akşam kitap elimdeydi, oldukça meraklanmıştım, bir an evvel okumak istiyordum.  İlk fırsatta başladım,kitap her sayfada beni daha da içine alıyordu. Velhasıl, hiç mutadım olmamasına rağmen,  bir buçuk  günde  kitabı bitirdim, yanlış anlaşılmasın 460 sayfa.....
Kurgusu çok güzel, anlatımı sürükleyici, üstelik çok şanslıydım çünkü Ada’daki olaylar, neredeyse oturduğumuz evin etrafındaki 500 metre çaplı bir alanda geçmekteydi. Öyle ki balkonda oturduğum yerden olayların olduğu mekanları görebiliyor; böylece adeta film seyreder gibi takip ediyordum.

Kurgunun harcinde Heybeliada hakkında bir tarihi belgesel gibiydi. Zira ada kahvelerinde dinlediğimiz bazı tevatürler, tarih, mekan ve kişiler ile net verilere dayandırılarak anlatılmaktaydı. Bu bakımdan bendeki belgesel açlığını da tatmin etmekteydi...
Ayrıza Türk romancılığında  böylesi cinai hatta seri cinai roman pek hatırlamıyorum...
Elbette her güzel şey gibi çabuk bitti, hani bitişine üzülmedim desem yalan....
Daha sonra, romandaki kurguya göre olayların geçtiği mekanları teker teker gezdim, iyice pekiştirdim, daha da keyif aldım....

İlk işim kitabın yazarı Önay Yılmaz’ a memnuniyetimi belirten bir tweet atmak oldu,  kısa sürede gayet nazik bir cevap verdi, “muhakkak bekliyoruz adaya” dedim . Şimdi ekip olarak en kısa zamanda adaya gelmesini tabii başta roman olmak üzere ada hikayelerini kendi ağzından dinlemeyi iple çekiyoruz..

Heybeliada Cinayetleri adlı kitabı muhakkak okumanızı tavsiye ederim, şu yaz sıcaklarında ilkbahar temalı ve bazı bölümlerinde ürpertici bir romam.....

Perşembe, Mayıs 10, 2012

Paşa... Paşa.... Bu ne mene rezalettir !!! ???

Yıl 1974 bahar ayları, Fenerbahçe Lisesi, Tiyatro Kolu o sene yapılacak olan liseler arası tiyatro yarışmalarına katılıyor..... 


Kadiköy Halk Merkezi sahnesindeyiz, hayatımdaki ilk ve tek tiyatro oyunculuğumda, büyük üstad Haldun Taner'in "Sersem kocanın kurnaz karısı" isimli muhteşem eserinde, asık suratlı, abus ve yobaz Mahkeme-şer'iye Naibi Asım' ı canlandırmaktayım ( tam bana göreymiş rol, iyi de oynamıştım acizane kısacık olmasına rağmen....) .... 


Küçücük ama ilginç bir rol. Karşımda o dönemde, tiyatroların büyük hamisi olan Ahmet Vefik Paşa var..... 
                                                                                                           
Şöyle başlıyor diyalog :


"ASIM: Paşa, Paşa! Bu ne mene bir rezalettir?
VEFİK PAŞA: Hayrola, ne olmuş?



Bu girizgah neden mi? son günlerde paşa unvanının kullanımından rahatsız olanlar var, ben de şu Paşa meselesine biraz gireyim dedim....


Orada şeriat mahkemesi naibi olan Asım Bey'in karşısında olan Ahmet Vefik Paşa, sanmayınız ki bir ordu üst rütbelisidir... Hayır, Osmanlılar döneminde yüksek sivil memurlara da Paşa unvanı verilirdi, hatta bunun haricinde, halk arasında da üstün meziyetli, insanlara paşa denirdi...


Ayrıca Osmanlı zamanında üstün rütbede bulunan askerlere verilen unvandır paşa, bu günkü karşılığı albay rütbesinin üzerindeki general ve amiral rütbeleridir.


Bir de mesela Ersin Paşa vardır o da bendeniz oluyorum, geçmişinde paşalar olan bir ailenin askerlikle ilişkisi bulunmayan bir ferdiydi babam, benim çocukluğumda, bizim evde hala az da olsa köşk tipi bir yaşam sürülmekteydi dolayısı ile evde dadım ( biz ona bacı derdik) ve müstahdemler bulunurdu, ancak bana Ersin Paşa diye hitap ederlerdi ki bunun konumuzla hiç alakası yok. :) Hala pek çok eski arkadaşım bana paşa der....


Gelelim bu Paşa mevzuunda neden geçmiş zaman kullanmaktayım, çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nde 26 Kasım 1934 bu yana paşa falan yoktur. Olması da yasaktır.......


Zira o tarihte kabul edilen  "Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun" ile içinde "paşa" da bulunan lakap ve ünvanların kullanılması yasaklanmıştır.


Gelin o kanunun ilgili kısmına bir bakalım :



Madde 1 - Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi, ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar.
Madde 2 - Sivil rütbe, nişan ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaklanmıstır. Harp madalyaları bundan müstesnadır. Türkler, yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar.
Madde 3 - Askeri rütbelerden adın başına gelmek üzere, kara ve havacılarda müşirlere mareşal, birinci ferik, ferik ve livalara general, denizcilerde, birinci ferik, ferik ve livalara amiral denir.
........................
.........................

Böyle devam ediyor.

Şimdi bana ilginç geliyor, kanunen yasak olan bir unvanın kullanılmasından rahatsızlığı beyan etmek en azından yasa dışı bir unvanı peşinen kabullenmek dolayısı ile yasayı ihlal etmek değil midir? 

Haaaa konumuzla ilgili olmayan ama güncelliğini koruyan bir kısmı atlamıyayım :

O oyundaki diyalogun sonunda Ahmet Vefik Paşa, naib Asım'a şunu söyler :

VEFİK PAŞA: Ağır ol da molla desinler değil mi? Kendi şahsında bir ağırlık yoksa bunu tiyatroya gitmemekle, abus bir çehre ile mi yaratacağım sanırsın? Gülmekten korkma Asım Bey, gülmesini bilemeyen düşünmesini de bilemez. Lamı cimi yok, abone olacak, tiyatro seyredecek, Moliere'in senin gibi sahte ciddilerle nasıl zevklendiğini öğrenip hizaya geleceksin. Bu herkesten çok sana lazım."

Ahmet Vefik paşa, Osmanlı'nın son döneminde çok önemli hizmetlerde bulunmuş ( Milli eğitim bakanlığı, Sadrazamlık vb. aydın bir kişidir. Önemli eserleri de vardır, çok hoşuma giden "sadrazam" kelimesini "başvekil'e" çevirmiş olmasıdır
Kendisi hakkında bilgi için burayı tıklayabilirsiniz.

Not :geçmişte ve halen kedi ve köpeklerine paşa adını vermiş pek çok arkadaşım vardır ( dedeleri ve bizzat kendisi ?? paşa olan ben bundan hazzetmesem de :)) 











Cumartesi, Nisan 21, 2012

Geri dönüşüm ve bizim Mehmet

Geri dönüşüm konusuna ailecek çok önem vermekteyiz. Ev halkı olarak elimizden geldiğince doğru olarak ayrıştırdığımız atıklarımızı ayrı ayrı paketleriz. Bunu henüz iki yalında olan evimizin en küçük ferdi de dahildir.


Daha sonra apartman görevlimiz Mehmet bunları alır, apartmanın bir bölümünde diğer dairelerden gelenlerle birlikte istifler ve haftanın belirli günlerinde belediye aracına verir.


Geri dönüşüm yalnızca plastik, cam, kağıt gibi malzemeler demek değildir tabiiki... Ayrıştırılması gereken en önemli atıklardan biri evde kullanılmış kızartma yağlarıdır.


Biz de çok fazla kızartma yapmasak da yağlarımızı bu şekilde ayırarak biriktiriyoruz. Genellikle bunları boşalan litrelik pet şişelere koyuyor, dolan şişeleri de alınacak geri dönüşüm atıklarının yanına istifliyoruz.


Buraya kadar  her şey normal ve hatta ideal gibi görünüyor.


Geçtiğimiz gün eşim biriken bir şişe yağı Mehmet'e verirken, "bunu ne şekilde belediyeye veriyorsun" diye soruyor,


Mehmet : Abla, şişeyi aşağıda lavaboya boşaltıyorum, şişesini de geri dönüşüme atıyorum.... diye cevap veriyor...................................
..............................................
..................................................
.....................................................
...............................................................


Şaşırıyoruz, meğerse belediyenin yağları almak gibi bir ayrı hizmeti yokmuş....


Yani biz denizleri, doğayı kirletmemeye gayret ediyoruz diye azıcık ta olsa sevinirken, yağlarımız gene gidiyormuş malum yere....


Lafın bitiği yer.....




Salı, Nisan 03, 2012

En şanslı Başbakan / en tırsık seçmen

Elli küsur yaşındayım, eh demek ki Cumhuriyeti'mizin toplam yaşının yarısından fazlayım, bu da demektir ki nice hükûmetler, bakanlar, başbakanlar gördüm, doğduğumda Menderes başbakandı arada kimler geldi kimler geçti...

Kimisi sevgi ile, kimisi kerhen desteklendi seçmen tarafından. Darbelerdeb kurtulan pek çok hükümeti, o zamanki adıyla "devalüasyonlar" zedeledi götürdü, yapılan hayati zamlar, bazılarının sonunu getirdi. Halkın o hükûmet ve tabi hükûmetin başı hakkındaki fikirleri değişti. Çok sevilenler, sevilmez oldular, hatta kısa zaman içinde çok ani oy farklılıkları bile yaşadılar.

O zamanlar henüz emeklemekte olan demokrasimizde, halk, kararları ile iktidarları gayet demokratik şekillerde değiştirdi.

Mesela,şimdilerde hayal bile edilemeyecek yüzdelerde sol oylar mevcuttu bir zamanlar.....

Bakıyorum şimdi, yahu, düşünebiliyor musunuz ? elektriğinize % 20 cıvarı zam yapılıyor, dünyanın en pahallı benzinini alıyoruz, demektir ki herşeyi ilgilendiren bazı önemli noktalarda inanılmaz zamlar oluşuyor. 

Örneğin benzinin %61'i vergi olarak ödeniyor,zammı akılla izah edecek bir durum yok, yani dünyada petrol fiatlarına bağlı olarak benzine %61 lik bir fiat artışı gelse ancak bu günkü rakkamlar geçerli olacak.

Bırak %61 i bunu %40 a çeksen benzin %20 ucuzlar yani en basit hesabı ile benzin 5 liradan 4 liraya düşer, hala daha %41 i devlete ödediğin vergi olur.....

Elektrik nasıl olur da bir defada %20 zam görür de, o memleketin halkı buna ses çıkartmaz... Nasıl olur da konu ile ilgili bakan " e bende istemiyorum ama ithal ediyoruz kem küm der" hem de hiç sıkılmadan... 
Eeee karşısında demokratik bir toplum protestosu görmezse gayet rahat söyler. Bilir ki seçim öncesi yapılacak basit bazı popülist söylemlerle gene seçim kazanacaktır....

Elektrik, gaz, telefon vs gibi faturalarımızı incelersek orada ödediğimiz vergi, rüsum, harç gibi kalemleri toplarsak inanamayacağınız bir yekûn oluştuğunu görmek mümkün.

Peki halkım ne yapıyor, hiiiç.... en ufak bir hareket yok, elbette gayri nizami, ve hukuki davranışlardan ve şiddetten bahsetmiyorum. Ama gayet saf ve medeni protestolar yapılabilir. Hayır ben ideolojik protestolardan bahsetmiyorum burada, senden, benden, Ayşe teyzeden, Kamil amcadan, öğrenci Emre'den, hatta Büşra'dan Kübra'dan bekliyorum, ideolojik değil gerçek toplumsal tepki bekliyorum.... Tık yok...

Hayır birşeyler yıkmaya kırmaya dökmeye, lüzum yok, halk sakince çıkıp bir meydanda hiç birşey yapmadan otursa, ne yapacak polis seni dövecek mi? Dövecekse bırak dövsün en azından dünya görsün... Sadece basit boykotlardan bahsediyorum, gayet masum, gayet samimi, insani toplumsal  şiddet içermeyen mesela oturma eylemlerinden......

Hiç bir tpki vermiyorsanız, o zaman layığınızdır, nedir korkuyor musunuz? bizide örgüt içine sokup içeri tıkarlar diye, ya da polis içeri alır çıkamayız diye, o zaman düşünün sizi bu hallere kim, kimler getirdi.....

Valla Başbakan çok şanslı, ama seçmen çok tırsık, sebepleri belli. 

Perşembe, Mart 29, 2012

tarih meselesi

Geçenlerde dedim ki; mesela Hitler'in iktidara gelişini, gelirken nasıl demokrasiyi kullandığını, sonra nasıl gitmediğini, gitmemek için neler yaptığını, hükümeti, devleti nasıl kendisileştirdiğini.. 



O dönemde başlangıçtan itibaren muhalefeti, muhalefetin ne hale getirildiğini, tarafsız basını ve ne hale getirildiğini, muhalif basın ve onun ne hale getirildiğini, aydınları, solcuları,sanatçıları, falanları irdeleyip, sonunda nasıl muhalefetsiz güllük gülistanlık tek başına bir yönetime dönüştüğünü ; ama sonunda başına gelenleri yazayım dedim. 


Eh bunda ne var,tarihi bir gerçek, hem de yakın zamanda cereyan etmiş bir olay.....  


Abim; "evladım yazma" dedi.......



Peki dedim, mesela daha yakında olan şu McCarty dönemini yazayım, hani neredeyse herkesin potansiyel komünist olduğunu herkesin bir örgüt üyesi olarak düşünüldüğünü, dönemin aydınlarının, sanatçılarının, sosyalist hatta sosyal demokrat olanların başlarına gelenleri, hatta idam edilenleri... yazayım.... Sonra bu dönemin bitişini ve şimdi nasıl anılmakta olduğunu....


Eh bunda ne var,tarihi bir gerçek, hem de yakın zamanda cereyan etmiş bir olay.....  


Abim; "evladım yazma" dedi.......


O Abim ki,  fikirlerine çok kıymet verdiğim, adeta baba gibi biridir benim için, akıllıdıri bilgedir, vaktiyle şiirler yazmıştır kimse bilmez, 68 kuşağıdır, her şeyi yaşamışlardandır... Vardır bir bildiği....


"Peki" dedim


Yazmıyayım.....


İçim dedi ki "ben yazmıyayım, sen konuşma, sonra düşünmeyelim, öylece oturalım" ....


Sonra...


Yazma derken neler düşündüğünü biliyorum Abi...


Sana çaktırmadan gizli gizli yazacağım....


Kızma sakın....


Ne de olsa tarihi gerçekleri hatırlatmak lazımdır, aslıdan bu bir vazifedir...


Bakın o zaman propaganda afişleri pek hoş....




                               














o dönemde Hitler, "yerli otomobil yapın" demiş yapmışlar...




Hah bu da halkın seçtiği liste demek aha da gayet demokratik

"yeni" Almanya'yı oluşturmak için kurban oluruz gibilerinden bir durum, neymiş "yeni Almanya'imiş"


Hadi bu kadar yeter, herşeyi tarih yazar umarım tarihe yazılan şahıslar, aydınlıkla, şerefle, sevgi ve hürmetle anılır...

Salı, Mart 27, 2012

İki ilkokul, birkaç mesele

Uf.... Epeydir blog yazmamışım, özlemişim hadi bakalım artık biraz yazalım....


Malum son aylarda oğlum ile sokakları aşındırmaktayız, gözüme çarpan bir dolu şey var.


Ama özellikle şu 4+4+4 "ucubesinin" çokça konuşulduğu bu günlerde iki okuldaki olumsuzluklar dikkatimi çekti.


Elbette pek çok okulda daha nice nice olumsuzluklar vardır, ama bu iki okul benim için önemli, zira biri mahallemizin okulu diğeri ise gene mahallemizin üstelik te benim okulum.


Mahellemizin ve benim okulumdan başlıyayım İlhami Ahmet Örnekal İlköğretimokulu, ben bu okula ilk açıldığı sene girdim yani 1962-63 okuma döneminde, daha 5 buçuk yaşındaydım. Bir şekilde aldırmıştı valde hanım beni. O zamanın en modern devlet okullarından biriydi, sinema salonu, laboratuarı vs. pek çok şeyi mevcuttu. Eğitim kadrosu gayet iddialıydı. 


Neyse, bu okulun kapısından geçiyorum, bizim yıllarca girip çıktığımız bir ana kapı vardır, şimdilerde iyice modernleşmiş, kendinden açılan kapılar falan debdebeli bir kapı, girişte güvenlik, çok havalı. Ancak bu kapıda bir yazı var " öğrenci girişi yan taraftadır" ,o kapının ilerisinde okulun en köşesinde hani apartmanlarda çöp bidonu yeri falan vardır ya öyle bir kapı, aha işte öğrenci kapısı.


                                                Buyurun okulun kendi sitesinden kapının resmi


Hayret birşey yahu, efendi ! okulun en önemli varlığı onun öğrencileridir, O öğrenci olmazsa okul da olmaz. Acaba hangi şahıslar o debdebeli ana kapıdan girer de öğrenci giremez. 


Kimse okulun öğrencisinden kıymetli değildir .... Sayın Müdür lütfen O kapıyı öğrencilere açın, onlar okulun birinci sınıf vatandaşıdır, çok ayıpladım.....


Gelelim Mahallemizin okulu Yeşilbahar İlköğretim Okulu'na burada talebeye örnek olması gereken bir öğretmen var, her gün kırmızı renkli kombo gibi otosunu, yaya kaldırımına hem de yola dik ( yani neredeyse yarısı yolda kalacak şekilde ) parkeder... Teneffüslerde de otonun içine girip telefon görüşmelerini yapar....


Ayıp olmasın diye arabanın resmini koymuyorum


Haaa her iki okulun da feci bir hali var ki akıllara ziyan, her iki okulun da öğretmenleri, okulun hemen dışında kaldırımda toplaşıp adeta garden parti edasıyle sigara içerler, yahu arkadaş gene diyeceğim, sen öğrencine örnek olmayacak mısın? nasıl şeydir bu okulun girişinde kaldırımda ayakta elde çay bir elde sigara püfür püfür... Bu kadar çirkin bir manzara olur mu ? 


Her halde belediye dayanamamış Örnekal İlköğretim okulunun yol tarafındaki duvar parmaklıklarına sigara tablaları asmış söyleyecek laf bulamıyorum...

Salı, Şubat 07, 2012

Ayşe Saran Rüyadan Kaçış II .... lansman konseri Jolly Joker da



Her kes gelsinnn



Uzun yıllardır İstanbul’da farklı konser mekanlarında sahne alan, kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinen ve ilk albümü “Rüyadan Kaçış” ile geçtiğimiz hafta Sony Music etiketiyle raflardaki yerini alan Ayşe Saran, ilk albümün ilk canlı performansı için hazırlıklara başladı...

8 Şubat Çarşamba akşamı saat 21:00’de Jolly Joker sahnesinde sevenleriyle buluşmak için gün sayan ve özel şovlar eşliğinde izleyenlere muhteşem bir gece yaşatmaya hazırlanan Ayşe Saran’a orkestra arkadaşları; davulda Onur Akça, bas gitarda Can Yücel Korkut, elektrik gitarlarda Össan Deneç ve Fırat Öz, klavyeler ve görsellerde Ataer Argüder’in yanı sıra sürpriz bir isim de kısa bir performans ile eşlik edecek. Konser öncesinde Barış Akpolat müzikseverleri konsere ısındırırken, Nadir Duman da “after party”de eğlenceli seti ile geceye noktayı koyacak.

Konser performansı tadında klip “Yok ki”;

Ayşe Saran albümün hemen ardından ikinci video klibi “Yok ki” şarkısına yine orkestra arkadaşları eşliğinde bir klip çekti. Sanatçının, insanın kendinden başka dostu olmadığı temasından yola çıkılarak delirmiş bir karakteri canlandırdığı ve aynı zamanda dinamik sahne performanslarından oluşan klip Evren Arasıl yönetmenliğinde yaklaşık 15 saatte çekildi.

Salı, Ocak 31, 2012

Güle güle HAYDARPAŞA



30 Mayıs 1906 tarihinde yapımına başlanıp. 19 Ağustos 1908 tarihinde tamamlanarak hizmete giren. İstanbul'un mihenk taşlarından, tüm tren dostları için değerli anıları ve önemi olan Haydapaşa garından maalesef bugün son tren kalkıyor.

Hızlı tren ve Marmaray çalışmaları nedeniyle Anadolu’ya giden ana hat seferleri bugün saat 23.30′da yapılacak son seferle birlikte durdurulacak ve 2 yıl boyunca yapılamayacak. Haydarpaşa-Gebze arasındaki banliyö seferleri ise bir müddet daha devam edecek.
 
Çok üzülüyorum zira, Muallaklıklar, müphemlikler, muammalar ülkesi olan yurdumuzda aslında bu önemli yapının bir daha ne şekilde faaliyete geçeceğine dair hiç bir bilgi yok, kulaktan dolma bazı haberleri duyuyoruz. Aslında AVM'ci zihniyet herhalde o doymaz gözlerini Haydarpaşa Garı ve civarına çoktan dikmiş, gizli ajandalarla kapalı kapılar ardında ne kararlar alınmıştır da bizler gene uyutulmaktayız. Yüz yılı aşan bu hizmet bitmiş gibi görünüyor...

Maalesef şahsen bu gardan bir daha anahat seferi yapılacağını, hiç zannetmiyorum, umarım dşüncem yanlış çıkar da utanırım. Ama hiç mi ? hiç umudum yok.
 
Ben ne mutlu ki bu gardan kalkan pek çok anahat trenine küçük yaşlardan başlayarak bindim. Buharlıların neredeyse garın içine kadar girdikleri tıslamalarla durdukları günleri hatırlıyorum, daha sonrak dönemlerde meşhur Ankara mototrenine defalarca, boğaziçi ekspresine, meram ekpresine ve daha pek çoklarında da binebilme şansını Haydarpaşa'dan elde ettim.

O nedenle bu yapılacak  "tekrar gelmek üzere yolluyoruz" gibi söylemler ile yapılacak bu riyakar kapanış  bana sadece hüzün vermektedir. Belki de Haydarpaşa Garı da ülkemizdeki pekçok trensiz garlardan biri olacak.....





Ne hazin. 



Perşembe, Ocak 26, 2012

Ayşe Saran / "Rüyadan kaçış"

Bir kaç yıl öncesiydi, yağmurlu ve soğuk bir gece yarısı sevgili ile Şişhane otoparkından çıkıp, o ara sokaktan geçtik. Eski bir binaya girdik, kapıyı çaldık, serin ve loş bir ortamda genç insanlar yorgun argın çalışmaktaydılar.


Pek çoğu yorgunluktan oturduğu yere yığılmışlardı. Gene de bizi güler yüzle karşıladılar, "işinize mani olmayalım" dedik ve onlar da aylardır sürdürdükleri işe devam ettiler.


Burası bir stüdyo idi büyük kızım Ayşe ve bir avuç dostu, kendi imkanları ile gönül günüle vererek kayıt yapmaktaydılar. O zaman albümün ismini bilmiyordum. İşte "rüyadan kaçış" albümü doğmaktaydı....Yaptıkları, hoppada zıppada eller havaya müziği değildi, işleri zordu....


Üzerinden, zamanlar geçti, başta Ayşe olmak üzere sevgili arkadaşları her türlü sıkıntıya karşı koydular, beklediler, o sırada ayşe henüz üniversite öğrencisiydi, arkadaşları da, maddi manevi herşeylerini ortaya koydular... Albüm yapıldı, Amerika'ya mix için gitti sonsuz emek sarfedildi ....Zaman oldu umutsuzluklar kapladı ortamlarını, ama Ayşe ve arkadaşları inançlarını hiç kaybetmediler...


Bizler de kalben hep yanlarında olduk, kâh gelen haberlerle  mutluluk duyduk, kâh üzüldük kimi zaman hiç sormadık ne oluyor diye ama Ayşe'nin gözünde her sıkıntının karşısındaki inancı görüyorduk.


Sonuçta albüm Sony Müzik etiketi ile çıktı..... Baba olarak mutluluğumu tarif edebilmem imkansız, tüm ailemiz her halde son zamanlardaki en keyifli zamanlarından birini yaşıyor.... 


Böyle zamanlarda konuşmak, yazmak çok zor oluyor....


Şu bölümü sevgilinin blogundan çaldım :)
..
Ve albümün ilk konseri de 8 Şubat'ta Jolly Joker Istanbul'da. Biletler şurada.

Ha birde biletix'de şöyle yazıyor, ben bayıldım:
"Gerçek rock’ın enerjisini bir kadın dokunuşu ile zarifleştiren Ayşe Saran, Türk müzikseverlerin uzun zamandır özlediği “canlı” müziği ve etkileyici sahne performansını geri getiriyor!"


Ayşe, sana ve o çok sevdiğim ekibe sonsuz sevgilerimle başarılarınızın devamını diliyorum, yolunuz açık olsun....


Şimdiden ikinci albümü merakla beklemekteyim.


PS: elimde hala albüm yok ama bende çok daha önceden Ayşe'mizin bize vermiş olduğu ham, isimsiz, eskimiş bir cd var bari onu dinliyeyim......  :) :) :)




Perşembe, Aralık 01, 2011

Bu kadar mı kolay ?

Adam turist, yurdumuza geliyor, vizesini almış ( ya da aramızda vize ilişkisi olmayan bir ülkeden ) o ülke ki, yakın zamanda başındaki diktatör devrilmiş, memleketinin içinde halen neredeyse iç savaş şartları hüküm sürmekte. Yani adam zaten karmaşık bir yerden geliyor... Her neyse....

Bir dükkana giriyor, pasaportu veriyor, hiç bir problem olmaksızın bir değil iki adet pompalı tüfek satın alıyor ( üçüncüyü de alma hakkı var ) yetmiyor, yeteri kadar fişek, fişeklik vs. gibi malzemeler alıyor. Bir güzel yürüyen ordu haline geliyor. Oradan elini kolunu sallaya sallaya oteline gidiyor. 

Ertesi gün, otelinden çıkıp, İstanbul'un en kalabalık semtlerinden geçiyor, bir kafeye giriyor, iki adet tüfeği kuşanıp adeta Rambo gibi gene en kalabalık ortamda dışarı çıkıyor, silahlar elde sırtında fişeklik, bacağında ne olduğunu anlamadığım birşeylerle 400 metre  yürüyor. Sonra iki kişiyi yaralıyor, bunlardan biri asker, asker onun elinden mühimmatını alıyor, güvenlik güçleri ile çatışma bir saat sürüyor.........

Sonrası malum, manyağı vuruyor bizim emniyet görevlileri.... yanında silahları, askerden aldığı mühimmat ve 300 adet boş fişek buluyorlar...

Ama sorun burada değil, memlekette bu gibi silahlara ulaşmak o kadar kolay mıdır ? üstelik bir yabancı böyle elini kolunu sallaya sallaya gidip silah kuşanabilir mi? Bu kadar basit mi ??

Öyleyse vay halimize, zira, ortada yerli yabancı manyak çok....

Arkadaşlar, av malzemesi dediğiniz tüfekler, tekliler, çifteler, süperpozeler, pompalılar aslında özellikle yakın mesafede en feci öldürücüdürler, bilesiniz ki bu mesafelerde tabancadan, normal tüfekten daha da kesin olarak hedefi bulurlar, zira içinde onlarca saçmalar olan ve pek çok çeşitleri bulunan fişek atarlar ve o bunlar etrafa bir miktar dağılarak hedefe gittiğinden isabet oranı çok yüksektir.

Üstelik ne gariptir ki bu silahlar, Mercan, Sirkeci falan gibi yerlerde bir çok dükkanda vitrinlerde sergilenir, doludur bunlardan, sadece bunlar da değil daha pek çok kuru sıkı, replika, vs. silahla beraber..... Bir turist bu kadar kolay alıyorsa, vatandaşlarımız da kolaylıkla alabilir.... Hele hele internet üzerinden nasıl kolaylıkla temin edilebileceğini tasavvur bile etmek istemiyorum.

Yahu   sigarayı , içkiyi sakladık, onları en  azından belli bir yaşın altındakilerin erişemeyeceği yerlere  koyduk ( bence  iyi  de oldu ) ama insan hayatını doğrudan ilgilendiren bu gibi silahları nasıl olur da manyakların iştahını kabartan biçimde vitrinlerde sergileriz... Nasıl olur da bu kadar basit ulaşılabilir...

Umarım bir çare bulunur, bir önlem alınır.

Salı, Temmuz 19, 2011

Olimpos'ta gece sahil yasağı

Haber CNN Turk' ten

Kumluca Kaymakamlığı, "Gece sahilde içki içiliyor. İçki içen ve sarhoş olan yurttaşlar bölgede ateş yakıyorlar. Bu da bölge için güvenlik zaafı oluşturuyor" gerekçesiyle, Antalya Olimpos'ta tatil yapan yurttaşların gece 22.00'den sonra sahile gitmelerini yasakladı.

Cumhuriyet gazetesinden Selda Güneysu imzalı habere göre, Antalya Olimpos'ta, sahilde, yurttaşların gece saat 22.00'den sonra yürümeleri, oturmaları artık yasak.

Kumluca Kaymakamlığı, "Gece sahilde içki içiliyor. İçki içen ve sarhoş olan yurttaşlar bölgede ateş yakıyorlar. Bu da bölge için güvenlik zaafı oluşturuyor" gerekçesiyle, yurttaşların saat 22.00'den sonra sahile gitmelerini yasakladı.

Yurttaşlarsa uygulama karşısında şaşkın ve tepkili. Yurttaşlar, 22.00'de sahilde yürüyüşe çıktıklarında ya da dinlenmek amacıyla sahil kenarında oturduklarında jandarmalar tarafından uyarılıyor. Kumluca Kaymakamlığı "yasağı" doğruladı.

Yasağın, sabah 05.00'e dek sürdüğünü kaydeden yetkililer, böyle bir kararı şu gerekçelerle aldıklarını ifade ediyorlar:

"Bilindiği gibi Olimpos, antik bir kent, arkeolojik bir bölge. Şimdi o bölgede geceleri içki içiliyor. İçki içmek yasak değil ama insanlar sarhoş olunca o bölgede tehlike yaratıyorlar. Ateş yakıyorlar ve bu ateş, ormanlık alanların yanmasına neden oluyor. Ayrıca orada karetta karettalar var. O nedenle de yasak kararı aldık." 



Canlarım yahu, karetta karettalar, tarihi eserler için önlem almışlar içki için falan değil, ah be canım ah be...

Salı, Haziran 14, 2011

aman şimdi napıciim

Bakıyorum da iktidar partisine oy vermeyenlerde böyle bir hal var," ama şimdi napıciim"", "nasıl olur kimse oy vermedim diyor ama yüzde elli çıkıyor", "son içkilerimizi içelim bunlar onu da yasaklar", "artık bu memlekette yaşanmaz" daha neler neler...

Bir bezginlik, hani sanki dinci devrim olmuş da hafaganlar basmış bunları... Yahu bir kere yüzde elli falan da değilsiniz, hepi topu olsa olsa hadi biraz da torpille yüzde otuzu aşmazsınız.Zaten hiç bir zaman da fazlası olmadınız ki... Hadi kendimi de katayım bunun içine..... Olmadık ki....

Solun en kuvvetli oldığu dönemlerde de hiç bir zaman daha fazlası olmadı ki, kaldı ki bu yüzde 30 sadece solculardan da oluşmuyor, nispeten liberal, orta sağ, hani muhafazakar olmayan kesim de bunun içinde, o kesim ki AKP iktidar olmasın diye CHP ye falan oy veriyor.

Yani seçim neticesi aslında malumun ilami, o kadar. Evet muhafazakar bir nüfus yapısına sahibiz, bunun nedeninin sosyolojik pek çok açıklaması var. Evet sopa altında yaşamayı seviyor, bir kısım halkımız, evet ortamızdan yarılsak demokrat falan değiliz, lider sultası altında yaşamaya bayılırız....işte bu halkın seçimi de bu olur... Hayır hayır, yukarıdan bakan bir görüş değil, bu olsa olsa bir seçilen yaşam tarzı ile, güruh değil fert olabilmek, bir gruba değil kendine ait olabilmek herşeyden çok kendine güvenle ilgili....

Ben bu seçimlerle gelen iktidardan baskıcı, dinci bir yönetim beklemiyorum, elbette kendi hayat görüşleri meşrebinde faaliyet ve tasarrufları olabilir, geçmiş dönemden farkı olmaz, ama hani şu bizimkiler olan yüzde bilmem kaç, gene ve hala şarabı içerken ne olacak halimiz diye memleket kurtarır.

Unutmayın demokrasi sadece seçen yüzdelere bağlı değildir, muhalif de muktedir kadar önemlidir, sandıkta alınanın sandıkta iade edilebildiği müddetçe, muhalefet de her an iktidar olabilecek kadar durmaksızın faaliyet göstermelidir. Yaşam tarzınızı korumak istiyorsanız demokrasi şartları içinde faaliyet göstermekle yükümlüsünüz.

Unutmayın, iktidarları belli görüşlere değil de liderin karizmasına bağlı olanlar, o liderin varlığı ile hayatta kalırlar. Bunun örneği pek çoktur. Üç kere değil beş kere de gelseler bir gün giderler....

Pazartesi, Haziran 13, 2011

Yarış

Sevgilim bebeği uyutmaya çabalarken bendeniz de elimdeki ikinci kadeh şarap ile, artık umarsızca TV'ye bakarken Ali Tikveş telefon etti, "yahu" dedi "şu kanalda F1 yarışı var, senin Kanada'da ne acaip yağmur yağıyormuş, yarış yağmurdan durdu"... Bıkkın ifade ile seyrettiğim haber kanalını hemen değiştirip yarışa zapladım.


İlk defasında, kötü, çok yağmurlu ve soğuk bir havada gittiğim pek de sevmediğim Montreal'de gök adeta yarılmıştı.... Yarış durmuş canlı yayın neredeyse 4 saattir sürüyordu. 


Başını hiç görmediğim bir yerli diziyi, ortasından yakalamışcasına hemen adapte oluverdim olaya, sonra yarış tekrar başladı, Vettel isimli sürücü almış başını gidiyordu, kimse ona yetişemeyecek bir durumdaydı, saniyelerce önde idi, rakiplerinden bir olan Button ise bir çarpışma ile en son sıraya gerilemiş önünde bir sürü araba bulunmaktaydı...


Birinciliğini koruyan sürücü açık ara ile rahatça akıp giderken, Bottun en geriden gelerek yavaş yavaş bütün araçları geçti. Yarışın son bir iki  turunda ise ikinciliğe yerleşti. Son tura girerken, Vettel gene önde idi artık nasıl olsa kazanacak gibi görünüyordu, o sırada takım telsizinden Bottun'ın takım liderinin sesi duyuldu, "bu yarışı kazanabiliriz" nasıl yahu? dedim içimden, yarış neredeyse bitmiş adam tüm yarışı zaten hep önde götürmüş, performansı gayet iyi üstelik damalı bayrağa sadece bir, iki viraj kalmış.  


Button belki de riskleri de göze alarak gaza bastı, öndekinin dibine kadar girdi, bir virajı dönerlerken öndeki Vettel, arabayı hafiften kaydırınca bir anda öne geçti zaten iki viraj sonra da yarış bitti...


Demek ki neymiş ? hiç bir birincilik garanti değildir... Demek ki neymiş, birinci götürmek çok daha zordur.....Demek ki neymiş ? "mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var"....


Ya işte böyle dün gece F1 yarışı seyrettim.....

Cuma, Haziran 10, 2011

Yazılara ne oldu

O kadar pis ki ortam, koca koca adamların sözleri, adeta yarın el sıkışamayacakçasına, birbirinden nefret eden, tamamı ayrım dolu hesapca birleştiriciliğe oynanan. Hiç de yazmak istemez oldu canım...


Yok!!!  ben seninle aynı bağdan değilim efendi, ben nezaketsizlik, hınç, ihtiras, nefret, kin, öc alıcılığın bağından hiç olmadım, zaten senin için de bir ayrık otuyum ben, elinden gelse hemen yolar atarsın bağın kenarına.... hiç te sevmezsin beni, yaratılanı, yaradandan ötürü severim laflarını falan da gel külahıma anlat...


Heyhat! sonucu belli seçime gidiyoruz,  ben resmin tamamına değil de ufak ufak kazanımlara bakacağım, onlarla sevinecek ya da üzüleceğim. Aslında resmin tamamından ziyade ufak ufak kazanımlar da birilerini sinir edecek...


Hadi hayırlısı.


Seçimler bitsin gene yazarım...

Çarşamba, Mayıs 18, 2011

biraz ara

Biz çekirdek aile olarak biraz uzaklara gidiyoruz. 
İnsan memleketinden gidiyorum diye sevinir mi? valla bu pespaye ortamdan uzaklaşıp az birşey kafa dinlemek dürtüsü ile seviniyorum.
Bilirsiniz oturur yazarım buraya dertlerimi kendi görüş açımdan yansıtırım, elbette kendi açımdan doğrular ama genelde de evrensel hakikatlerden bahsederim.
Son günlerde ise ortamımız o derece gergin ki. Bence internete sansür koyacaklarına şu meydanlardaki koskoca adamların ağzına filtre koysunlar...
O kadar sıkılıyorum ki durumlara yazmak içimden gelmiyor...
Memleketin bir tarafında kan gövdeyi götürüyor, bazıları asker niye zaiyat vermiyor deme cesaretini gösteriyor, diğer yanında bir kısım ise kendilerine yeni verilmiş denizaşırı afyon olan survayvır izleyip saatlerce üzerine yapılan  yorumları izleyip, çarşamba gelse de sülüman seyretsem diyor... 
Biz çekirdek aile olarak kısa bir müddet te olsa uzaklara gidiyoruz. İyi de ediyoruz yetti gari..

Cumartesi, Mayıs 07, 2011

Anne

Hayatımdaki yepyeni anne,
Ne de güzel bir annesin, ne de tadına vararak annelik ediyorsun.
İçin kıpır kıpır, aklın fikrin evladına verebileceğinin en üstününü düşünüyor.
Ne de güzel seviyorsun, için akarak... Ne kadar da yakıştı sana annelik.. Hep iyiliklerini, sağlıklı ve düzgün adam olduğunu gör küçüğümüzün... 
Biliyordum zaten çok iyi bir anne olacağını, gelenin şanslı olduğunu.

Hayatımdaki biricik yepyeni anne, iyi ki varsın, iyi ki yanımdasın
İyiki çocuğumuzun anasısısın....Laflar yetersiz .....
Seni çok seviyorum. 

Senin nezdinde tüm anaların anneler günü kutlu olsun.. 

Salı, Mayıs 03, 2011

Güle güle internet, güle güle özgür bilgi alma hakkı

Haber aynen CNN Turk'ten;

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu'nca (BTK) hazırlanan "İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar" 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek. 

 Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak. Filtreyi aşmak suç sayılacak. 

Filtre kıstasları ise tamamen BTK tarafından belirlenecek. Bu uygulama dünyada Çin, Küba, İran gibi internetin "tutuklu" olduğu ülkelerde kullanılıyor.

  Çin, Küba, İran kıstasında bir ülke olmak bize yakışır. Vatandaşın özgür bilgi alma hakkını " hayır! sen sadece benim istediğim bilgiye ulaşabilirsin; ben senin yerine karar veririm" şeklinde kullanmak her halde Başbakanınızın dediği ileri demokrasi olsa gerek, elhamdülillah bu günlere de vasıl olduk...

"kul" olarak yaşayan millete layıktır, hatta hiç internet olmamalıdır, hiç özgür basın falan da olmamalıdır. Hatta, tek parti olmalıdır, hatta, ömür boyu tek başkan olmalıdır, böylece ileri demokrasinin nimetlerinden huzur içinde faydalanılır, hamdolsun, hamdolsun.... 

Kanal falan olmalıdır... 

İyidir, iyii... 

NOT: haberin devamı için şurayı tıklayabilirsiniz : http://www.cnnturk.com/2011/bilim.teknoloji/teknoloji/05/03/internetin.olum.tarihi.22.agustos.2011/615303.0/index.html 

Perşembe, Nisan 28, 2011

Ne şanssız adam

Düşünün siz Kültür Bakanı'sınız, üyesi olduğunuz kabinenin başı bir san'at eserine "ucube" diyor.

 Emrediyor "Yıkın bunu !"

Yerel idare "şak" diye emri alıyor her işten önce "tak" diye yıkım ihalesi yapılıyor, heykelin yanına bir darağacı kuruluyor. Önce kafası alınıyor.

Ve yıkım devam ediyor..... Siz de o devletin Kültür Bakanı'sınız. Üstelik sol kökenlisiniz....

Allah kimseye böyle bir kader, böyle bir keder vermesin....

Ben olsam o dakika istifa eder hiç olmazsa tarih önünde "yapabildiğim budur arkadaşlar" diyebilme fırsatına  kavuşurdum, ama koltuk şu seçimlere sayılı gün kalmışken bile hala çok tatlı demek ki... Bakalım bakan eğer seçlirse yeni kabinede de yerini aynen alacak mı????

Ama şu anki durumuna vah ki ne vah... 

Cuma, Nisan 22, 2011

Yok deve

Yahu, şöyle bir bakıyor musunuz? haberlere, TV'lere, gazetelere falan....
Etrafta olan bitene, duyduklarımıza, gördüklerimize, herşeye... herşeye...

Rahatsız, huzursuz, keyifsiz, hep kavga halinde bir millet olduk iyice.

Araba ile yan yoldan çıkıyorsunuz, soldan gelen öyle bir geliyor ki, sanki size çarpacak, hani atik davranır yola girerseniz, sizin arabaya bir kaç santim kala aniden duruyor, yani "lan ben sana yol vermezdim ama" "hatta bir dokusam ne rahatlıyacağım" edasıyla. Üstelik suratta binbir küfürler eden bir ifade...

Saygısız, hazımsız, gün geçtikçe iyi niyetten yoksun bir millet olduk....

Amerika'lılaştık desem değil, Avrupa'lı hiç değiliz, Asya'lılığın o mağrur sakin duruşu da yok, Akdeniz'liliğin, o efe duruşu da değil bu, eskilerin tabiri ile bir hercümerç, özellikle bu son 8-9 yılda gittikçe dibe vuruyoruz insanlık açısından...

Aslında durumumuz şudur : Deveye sormuşlar, boynun neden eğri diye; nerem doğru ki demiş....

Bloglar açılmış diye duydum, doğru mudur?