Cuma, Ekim 08, 2010

İstibdat devri

Tarih bilgilerinizi bir yoklayın, Osmanlı tarihinin son dönemlerinde, 30 yıl sürmüş bir istibdat dönemi vardır. Herkes bilir, çok belirli özellikleri vardır bu devrin.
Şöyle çok kısaca bir hatırlayalım....
Sultan Abdülaziz'in saltanatı zamanında 1870'den itibaren başlayan ve II. Abdülhamid'in padişahlığı süresince devam eden mutlakiyet rejiminin adıdır. II. Abdülhamid devrinde "istibdat" adı verilen şahsi yönetim, Meclis-i Mebusan'ın süresiz kapatıldığı 13 Şubat 1878'den II. Meşrutiyet'in ilanına yani 23 Temmuz 1908'e kadar devam etti. 30 yıl 5 ay 9 gün devam eden bu zaman içerisinde II. Abdülhamid, siyasi ve kanuni hakları kaldırmak için yeni kanun çıkarılması teşebbüsünde bulunmadığı gibi, bu hakları koruyan kanunların da yürürlükten kaldırılması için teşebbüste bulunmadı. Buna rağmen hürriyetleri baskı altında tuttu, özellikle Meclis-i Mebusan'ı süresiz olarak kapattıktan sonra, ilk işi basın hürriyetini kaldırarak ağır sansür koymak oldu. Kendi yönetimini benimseyen bir kısım gazete sahipleri ve gazetecilere çıkarlar sağladı. Mizah gazeteleri ve karikatür yayımı yasaklandı. Toplanma hürriyeti yok edildi. Hatta devlet adamlarının birbirlerinin evlerine gitmeleri bile yasaklandı. Hükumetin yetkilerini büyük ölçüde şahsında topladı. Kurduğu hafiye teşkilatı ile devlet memurları arasında tam bir korku ve endişe havası estirdi. II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan'ın tüm yetkilerini şahsında topladı. Abdülhamit'in hal'inden sonra 23 Temmuz 1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet'le istibdat devri kapandı.
Allah allaah o dönem birşeyleri çağrıştırıyor ama ne?
Nereden geldi aklıma sabah sabah, gece iyi uyuyamadım, boğulur gibi uyandım iki kere acaba ondan mıdır??? 

Salı, Ekim 05, 2010

MEDİTASYON

KAIVALYA YOGASHRAM'DA MEDİTASYON SEANSLAR


Sevgili dostlarım,


Sizlerden gelen istekler üzerine meditasyon seanslarını programımıza aldık.
Yoga çalışmaları haricinde sadece meditasyon çalışmak isteyen dostlarımız ve elbette yoga programlarına devam edenler de bu programlara katılabilir.
Çalışmalar şimdilik cuma günleri saat 19:00 da Pınar Yüksel nezaretinde yapılacak ve yaklaşık bir saat sürecektir.
Her çalışmada kısaca uygulanacak meditasyon hakkında bilgi de verilecektir.
Yoğun bir haftanın ardında haftasonuna tertemiz bir zihinle başlamak için hepinizi bu çalışmalara bekliyoruz.
İlk haftanın meditasyon anafikri : "affetme" olacak...
Sorularınız olursa info@yogaturk.com adresine mail atabilirsiniz... 
Sevgiyle kalınız.
KYA/EA

Pazar, Ekim 03, 2010

Yi yavrum yi.....

Tweet tarzında bir not bugün; 
Reklamda çocuk bir amerikan pizzacısında, kılık kıyafet tam, annenne kılık kıyafet tamam modern bir kadın.
Ama annennenin söylemi köylü yi yavrum yi, neden hangi manada hangi espri ile.... gayet saçma, hiç beğenmedim, hiç.....
Aman şimdi bana gene abuk subuk yorumlar gelir efendim aslımız böyle falan diye hiç zahmet etmeyin... Doğrusunu bilip söylemek varken...saçmalamayalım...

Salı, Eylül 28, 2010

İlginç ülke

İlginç bir ülkeyiz vesselam.


Düşünün ülkede işçi, köylü, emekçi kesimi sağcı buna mukabil burjuva kesimi solcu tüm dünyada böyle birşey yoktur zannederim.


TV'de Taraf gazetesi yazarı uzun saçlı biri var ismini bilemiyorum, gençten bir zat, sesi herkesten fazla çıkıyor, o nedenle de karşısındakileri bastırıyor hep. Geçtiğimiz günlerde, bir başka yazarın, mangalcı piknik ekibi le dalga geçmesini insanlık suçu olarak niteledi.... Doğru bu arkadaş gibi kişiler bu atletli, tüplü, çaydanlıklı mangal takımının hiç ilerlememesini isterler zira üzerinden fayda sağlayacakları zümre hep öylece kalmalıdır. 
Oradan elitlere laf atarlar, isterler ki hep birileri avam kalsın kimse elit olmasın ki kendileri prim yapsın..... 


Hanefi Avcı gözaltına alınmış hadi hayırlısı....


Mustafa Balbay, "merak ediyorum ne zaman küresel ısınma da Ergenekon'un işidir diyecekler" demiş hakim de "mümkündür" şeklinde ifadede bulunmuş izleyenler gülmüş...


Hah bu arada Ahmet Özal'a göre Turgut beyi de Ergenekon öldürmüş.... Vay canına yahu !!!


Başbakan ile Anamuhalefet Partisi Başkan'ı bir yerde el sıkışıp bir iki kelime görüşmüşler, sanırsınız ki büyük bir olay...


İlginç ülkeyiz daha neler neler var yahu....

Cuma, Eylül 24, 2010

Tratak Bilinçli bakan göz yogası



Dostlarım merhaba,


Aşramımızın duyuru kısmında da okuduğunuz gibi, son derece faydalı bulduğum ve geçtiğimiz dönemlerde de bolca katılımla yapmış olduğumuz TRATAK çalışmaları 3 ekim pazar saat 19:00 da sevgili Pınar önderliğinde bu dönemde de başlıyor.


Tratak için ben bilinçli bakan gözün yogası derim zira bu çalışma bakışı, görmeyi, gördüğünü detaylandırmayı, detayların içinden biri bulmayı öğretir . Daha kısa bir tarifle gözü terbiye eder... Tratak çalışmasının ilk ve en önemli etkisi konsantrasyon kabiliyetindeki çok belirgin artıştır...

Yoga sınıflandırmasında bir kriya yani arınmadır. göz ve bilinç, bakmak, fokuslanmak ve gördüğü ile bütünleşmek yolu ile arınır. Mucizevi bir meditatif konsantrasyon pratiğidir.

Mental ve fiziksel bakımdan pek çok faydaları bulunmakta hatta göz yapısı ve göz kasları üzerine olumlu etkileri de tespit edilmiştir.

Rahat rahat katılabilmeniz için onu haftasonuna özellikle de saat 19.00 a koyduk böylece gerek haftanın bitirilmesi ve gerekse de yeni haftaya tazelenmek açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bu çalışmaya, aşramımızda yoga çalışmalarına katılmayan dostlarımız da rahatça gelebilirler.

Hepinizi bekliyoruz.

Sevgiyle kalınız
EA

Cuma, Eylül 17, 2010

Güle güle Allianoi

Yıllar önce gitmiş görmüş ve hayran kalmıştım.   Heyhat Allianoi'yi, göz göre göre kaybettik, alternatif enerji kaynaklarının cenneti Ege bölgesinde yapılacak bir hidro elektrik santrali için tarihi gömdük.
Resmen gömmekteyiz. Sesimizi kimse duymamakta, zira kararlar verilmiş...
Haberin gerisi CNN Turk'ten

Önce su altında kalacak olması tepkilere neden oldu. Ardından kumla kaplanması yönündeki kararla gündeme oturdu... Tartışmalara Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun açıklamaları da damgasını vurdu.

Günlerce konuşuldu, tartışıldı. Ama sivil direnişe rağmen sonuç değişmedi. İzmir'in Bergama ilçesinde yapımı tamamlanan Yortanlı barajının suları altında kalacak antik kent kurtarılamadı.

İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun kumla kaplanması yönündeki karar uyarınca çalışmalara başlandı.

Vinçler kuruldu, antik kentteki duvarların üzeri "koruma amacıyla" kireç, kum ve tuğla tozundan oluşan horasan harcı ile kaplandı.

Aynı alandaki antik iç Mysia bölgesinde bulunan ve M.S. 5 ile 11'inci yüzyıllar arasında kullanıldığı tahmin edilen büyük kilisesi de tamamen kumla örtüldü.

Allianoi girişim grubu ile bölgede yaşayanlar çalışmaların gereğinden daha hızlı sürdüğünü düşünüyor:

"Yürütmeyi durdurma istemiyle dava açtık ancak henüz davayla ilgili bir gelişme olmadı. Davayla ilgili bir gelişme olmadan alandaki çalışmayı bitirmeyi amaçladıkları kanaatindeyiz."

"Hiç kimsenin aklına bu sıcak su nereden geliyor diye araştırmak gelmiyor. Tutturmuşlar bir baraj, diktiler oraya havuz gibi bir işe de yaramıyor."

Bir sonraki aşamada, horasan harcı kullanılan taşların üstü tamamen kumla kaplanacak. Ardından da antik kent, su tutmaya başlayan baraj gölünün arasında kaybolacak.

Boşver yahu gavurun taşları bunlar zihniyeti 150 yıl sonra hala gündemde....

Vah vah.....

Salı, Eylül 14, 2010

kuş sesleriiii

KUS SESLERİ OVALARA YAYILIR 

Kuş sesleri ovalara yayılır

İnsan buna hayran olur bayılır

Bal yapanlar çiçeklere konarlar

Kuzucuklar taze çimen ararlar

Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar

Amber gibi mis kokuyor topraklar

Pazartesi, Eylül 13, 2010

13 Eylul

Bazılarımız için korkulan oldu ve faşizme gidiyoruz, diğerleri için yurdumuza demokrasi nurları yağmaya başladı. Mızıkçılık yapıp zırvalamanın manası yok, memleket bu, halk bu, bir karar verdi, uysada verdi uymasa da verdi. Demokratik kavramları işimize geldiği gibi yorumlamak tek sözle mızıkçılık etmek "banane banane yeniden yapalım, ya da ben topumu alıp gidiyorum" demek gibi bir süflilik olur. 

Şimdi gözlemleyeceğiz göreceğiz takip edeceğiz, AKP gerçekten de sonuçları kendisine yontacak davranış ve atamalarda bulunup hinlikler mi yapacak? yoksa gerçek bir demokrasi için gerekirse kendini feda mı edecek ? Geriye dönüp baktığımızda sabıkaları çok, ama belki bu referandum onları demokrat yapar..
Umut kamçımız.....
Dün bazı liberal yazarları dinledim, sesleri pek bir gür çıkıyordu, demokrasiden özgürlükten bahsediyorlardı, ama hırsları ve iştahları daha da kabarmış, muzaffer Sezar gibi görünüyorlardı, hiç sevmediğim bir zümredir bunlar....Elbette kraldan çok kralcı olanlar her yanda olduğu gibi burada da olacak. Naif ya da cabbar sanatçıları da dinledim, söylemlerde değişiklik yok...

Başbakan, yumuşak bir konuşma yaptı, toparlayıcı, hattan "birilerini kırdımsa özür dilerim" dedi, bunu ağzı mı söyledi yüreği mi? bilemiyorum umarım yüreği söylemiştir.

Beklemek ve görmek lazımdır. Sonuçta derbe anayasasını kimse istememektedir en azından milletçe mütabık kaldığımız neredeyse tek politik düşüncedir. Şimdi ortada belli bölümleri  halkın %42 sinin içine sinmemiş bir anayasa var, evet %51 bile şekil olarak yeterlidir ama baktığınızda ayrışma daha da belirginleşmiştir.

Fikirler, görüşler, düşünceler farklı olabilir ancak en acıklısı aynı toprağı vatan edinmiş toplumun ayrışması, bir tarafı kör gözlerle tutmasıdır. Maalesef ayrışmaya çok müsait bir toplumuz. Ancak başımıza gelen felaketler ya da sportif faaliyetlerdeki galibiyetler bizi birleştirir olmuş. İktidarı ve muhalefeti ile bu karşılıklı garezi ortadan kaldırmak gerekli. Kimse birbirinin fikrini koşulsuz kabul etmek zorunda değil. Ama birbirimize düşman olarak değil... Söylemesi çok kolay ama bizim toplumumuzda uygulaması çok zor. Zira haklı haksız önyargılar, dogmalar bizi her geçen gün birbirimizden uzaklaştırmakta.

CHP'deki yönetim birileri için bir umut, ama bazı kriz yönetimleri içler acısı amatörlükte, türban afişi, Kılıçdaroğlu'nun oy verememesi, Baykal'ın oy vermeye giderken kimliğini unutması skandal sayılabilecek acı gerçekler... Eğer muhalefet buysa vay halimize. Gene de Kılıçdaroğlu bir kıpırdanma yarattı sayılır halka bol bol gitti konuştu. Ama örgütü hala aynı tembellikte devam etmekte....

Herneyse, güneş gene doğdu, kuşlar cıvıldadı, bizim Aliş sabah piyano tuşlarını keşfediyordu, Sevgili sabah evi kahve kokusu ile doldurmuştu, bankalar borç ekstrelerini gönderdi, muhasebeci telefon etti, Sevgili tam gün işe başladı, Ada hayatından şehir hayatına döndük, hayat devam ediyor.... Sağlığımız ve aklımız yerinde olsun hayata asılalım zira yaşamak güzel. Zorunlu olmadıkça (birileri beni delirtmedikçe) bir müddet politika yazmamaya çalışacağım yetti artık sıkıldım.

Kalın sağlıcakla.

Perşembe, Eylül 09, 2010

referandum duma duma dum......

Artık sıkıntı geldi hayatımız referandum oldu, başka hiç birşey yok aklımızda ama haklıyız, hangi taraftan olursanız olun hayat memat meselesi....

Önce, bugün 9 eylül İzmir'in kurtuluşu, kutlu olsun! elbette onu gavur İzmir diye betimleyenlerin bu günü hatırlamalarını beklemek abesle iştigal olur.
Sonra, bugün şeker bayramı mübarek olsun....

Talihsiz bir açıklama olarak gördüğüm Başbakan'ın son sözleri gerçekten de bir demokrasi abidesi, buyurmuşlar ki, hayır oyu verenler darbecidir.... eh bu durumda şu andaki ölçümlere göre halkımın en azından yarısı darbeci... Bu da o koltukta oturanı iyice daraltıyor. Darbecilik neye göre, elbette, laikliğe karşı odak olduğu mahkemece tescil edilerek kendisine ceza verilmiş bir parti noktayı nazarından manzara elem verici olsa gerek.
Demokratlık, demokrasi nutukları veren birinin kendisine aykırı görüşte olanları bu şekilde karalaması acaba demokrasi ile ne kadar uyuşuyor. Ben anlayamadım.....
Memleketimiz, insanımız yok yere gerildi, ama maalesef germek, gererek yönetmek şiar edinilmiş vaziyette, hatta buna böl ve yönet de deniliyor... Gerginlik her durumda kullanılır oldu. Geçtiğimiz günlerde ntv de Başbakanla yapılan söyleşiyi izledim, kimse zatı şerife kaşlarını çatarak soru soramıyor, zira aykırı bir soru sorarsa kendisini hiddetli bir cevabın akabinde de defterden silinmenin geleceğini biliyor, herkesin suratında anlamsız bir ( tabirimi mazur görün) yılık gülüş var, sorular da aman ne sorsak da kızdırıp burada pataklanmasak edasında.

Kısaca 12 eylül darbesi anayasasının bugüne kadar gelen yolculuğuna bakalım, 175 adet maddesi olan anayasa bugüne kadar 16 kez değiştirildi, yani Bay Başbakan ve ekibinin buyurdukları gibi ilk defa olan bir şey değil. Üstelik bu değişikliklerin çoğu yapılırken tarih sahnesinde AKP isimli bir parti bile yoktu...  
16 defada toplamda 86 maddede değişiklikler yapıldı. Bunlar yapılırken bugünkü gibi toplumsal ayrışma yaşanmadı hatta bazılarından haberimiz bile olmadı. Zira yapılan değişiklikler konsensüs sağlanarak yapıldı. Halk tarafından da sindirildi.

Bugün, 2011 de yapılacak genel seçimlerde tek başına iktidar olması; hatta iktidar olması şüpheli bir partinin, "hap" olarak nitelendirdiği, içindeki acı 2 madde, diğer 24 şirin madde ile şekerlendirilmiş hap paket gündemde. 8 yıl bekleyip son anda alelacele yapılmış bir tasarı. Bir parti anayasası ..... Daha da önemlisi parlamentodaki diğer partilerin tamamı karşı, biri de boykot etmiş....

Şimdi tüm bunları biliyoruz kardeşim yeni birşey söyle diyeceksiniz. Maalesef söyleyemiyorum, yaptığım kendş güncemde tarihe kayıt düşmekten ibaret.

13 eylül başka bir gün olacak. Öyle veya böyle sonuçları herkesi etkileyecek.....

Not: bir sorum da şu oylamada kullancağımız kartta acaba neden beyaz ve tertemiz olan kısım evet te, kaka rengi olan kısım hayır, bilen varsa söylesin.

Perşembe, Eylül 02, 2010

notlar

İktidarların düştüğü en büyük zaaf bir daha gitmemek için koltuğa yapışmaktır. Elbette her iktidar bulunduğu yerde kalmak ve hiç gitmemek ister. Demokrasilerde gitmemek, kendini seçmene beğendirmek, halka ve memlekete yararlı işler yapmakla olur. Erkleri ele geçirerek her anlamda muktedir olacak şekilde düzenlemeler yaparak iktidarı devam ettirmek, düşülecek en fahiş hatadır. Zira bu faaliyetlerin yapıldığı an gerçekte iktidar bitmiştir...Sonrası gerçekleşse de zoraki bir haldir ve geçici olur ...Hataya düşenlerin durumu tarihte sabittir.

Geçtiğimiz günlerde Ruhban Okulu'ndaki faaliyetin ne olduğunu, onu tam cepheden görmekte olan balkonumuzda otururken merakla izledik. Öğrendiğimiz kadar Patrik dahi gelmişti...Daha sonra aldığımız bilgide, bu faaliyetin Yunan sanatçıların İstanbul üzerine resim, heykel vs. gibi faaliyetlerine ait bir sergi olduğunu öğrendik.
Yıllardır karşımızda duran ve içini hiç görmediğimiz okulu görmek ve sergiyi gezmek üzere gittik.


Güzel bir sergi idi, diğer yandan dışarıdan gördüğümüz gibi okul da her an için faaliyete geçecek kadar hazır ve bakımlıydı.


Programda olmamamıza rağmen Papaz efendi kırmayarak bize içeride bulunan bir şapeli de gezdirdi ve genel bilgiler de verdi.
Birkaç resim aşağıda...



Pazartesi, Ağustos 30, 2010

30 Ağutos

Yaş kararları, kim Genelkurmay Başkanı olacak, referandum, imamlar, cemaatler, şeyhler,  falan derken, unutturulmaya çalışılan bayramlardan biri, 30 Ağustos geldi, baktım ki halk unutmuyor her taraf bayraklarla donanmış...
Bir tek Başbakan unutmuş herhalde ki, törende herkes varken o yoktu..

Büyük Atatürk'ün komuta ettiği ordumuzun, başkomutanlık Meydan Muharebesini de içinde bulunduran savaşlarının sonucu 
30 ağustos 
kutlu olsun, 
unutmayacağız.. 

Salı, Ağustos 24, 2010

Mangal yakma avamlığı

Bu her gidilen yerde mangal yakma alışkanlığını pek avam bulurum, nedir öyle pılıpırtı herşey yanında, tüpler, çaydanlıklar, tepsiler ve illa da bir mangal. Heryerde muhakkak hazır ve nazır. 
Benim çocukluk ve gençliğimde Istanbul'da yapılan pikniklerde bir sepet ve içinde evde hazırlanmış soğuk yiyecekler olurdu. Mesela, kuru köfte, katı yumurta, sağuk sandviçler, sigara ya da muska börekleri, nadiren z.yaglı dolma gibi. Meyve  olur ise elma gibi kolay yenecek şeyler tüketilirdi. Minimum çöp oluşur, kullanılan servis malzemeleri ve örtü evde yıkanmak üzere bu mütevazı sepete konur dönülürdü. O zaman et daha da ucuzdu allaha şükür et alacak paramız da vardı ama kimsenin seyyar köfteci dükkanı gibi gezme tabiatı yoktu. Herneyse, pek çok şey gibi piknik kültürümüz de değişti.... 


Yazları bulunduğumuz Heybeliada ile ilgili güzellemelerimi bilirsiniz. Tabiatı itibarıyla dünyadaki cennetlerdendir.Yüzölçümüne oranla en yoğun ormanlık alan adamızda bulunur. Bol ve gür ağaçları, coğrafi yapısı bakımından dik yarlarla denize ulaşan ormanları muteşemdir. Her gün her saat resim çekseniz gene doyamazsınız. Bilhassa Anadolu yakası kıyılarından baktığınızda ormanlık alan olarak görünen doruğunda Ruhban Okulu'nun da bulunduğu 85 metre yüksekliğimdeki Ümit ya da Papaz Dağı isimli tepe ve sahili adanın diğer yerlerine nazaran iskelelere daha yakındır. 
Batı kıyısında  Değirmen Burnu da bulunur, ki burada adanın şu anda da görülebilen tek  değirmen kalıntısı vardır. İskelelere yürüme mesafesindeki bu mesire yeri özellikle cumartesi ve pazar günleri bolca günübirlikçi ağırlar. Elbette yukarıda sözünü ettiğimiz mangal yakma işlemleri de burada bolca yapılır. 

Düşününüz ki mangal ormanın içinde yakılmaktadır. Al gözüm seyreyle.....
Heybeliada'da çıkacak bir orman yangını tabiat felaketinin ötesinde adeta bir kıyamet olur. Ne yazık ki orman işletmesi kendi içinde böylesi bir eyleme izin vermek gafletindedir.
Resimlerde, orman içinde mangal verileceğine ait tabelayı, orman işletmesinin burada ateş yakmayın tabelasının altındaki mangalları ( pisliği de cabası) ve bu ormanın denizle kavuştuğu sahilin güzelliğini görmektesiniz.
Ne diyeyim Allah islah etsin. (resimleri tıklarsanız daha büyük görebilirsiniz)
Bu notu bir gün sonra yazıyorum Adalar belediyesi dün itibarıyla mangalı yasakladı ....

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Dandik Üniversiteler

Haber CNNtürk'ten,

Türkiye'de neredeyse her gün bir üniversite açılır oldu. Ancak bu üniversitelerin çoğu yetersiz kaynak, olmayan eğitim görevlileriyle lise düzeyinin üzerine çıkamazken "Dünyanın En İyi Üniversiteleri" listesine sadece 1 üniversiteyle girilebilmemiz de "gecekondu üniversite" sisteminin yanlışlığını bir kez daha gözler önüne serdi.


Başbakan Tayyip Erdoğan bir konuşmasında iktidarları döneminde 63 üniversite açtıklarını söyleyip bununla övünürken bir başka konuşmasında da "Her üniversiteli iş bulacak diye bir şey yok" diyerek mantar gibi kurulan "gecekondu üniversitelerden" mezun olmanın iş bulmak için yeterli olmayacağını bir nevi itiraf etmişti.

Gecekondu üniversitelerin sayısı artarken eğitimin kalitesindeki gerileme ise sürüyor.

Her yıl yapılan dünyanın en iyi üniversiteleri seçiminde Harvard Üniversitesi 8. yılında da birinci olurken, Çin'deki üniversitelerin yüksek performansı dikkat çekti. Türkiye'den ise listeye giren tek üniversite 424. sıradaki İstanbul Üniversitesi oldu.

2003 yılından bu yana Şanghay Ciao Tong Üniversitesi'ne bağlı bir merkezin yaptığı araştırmada, bu yıl ABD ilk 10'a 8, ilk 100'e ise 54 üniversitesini sokarak, listenin en iddialı ülkesi oldu.

Hani gençlerin ve ailelerin yıllarca daralıp, hayat memat meselesi yaptıkları girilemeyince büyük acılar yaşanan üniversitelerimizin durumu bu...

Şans eseri İstanbul Üniversitesini kazanırsan işte dünyadaki 424. önemli okuldan mezun biri olacaksın...

Hani nerede adı sanı şanı kendinden menkul vakıf üniversiteleri falan, havalar binbeşyüz ama esamesi bile okunmayan kazıkçı eğitim kurumları...

Hani Başbakan diyor ya dünyanın 17. ekonomisiyiz diye, al gözüm gör üniversiteler (biri hariç) klasmanda bile yok...

 Vah vah...

Salı, Ağustos 17, 2010

soy...soy...

“.............. tutturmuşlar ‘Başbakanın boyu ne kadar?’ Yahu bu sorulur mu Başbakana? Ama çok merak ettin, söyleyeyim; 1,85. Tepe tepe kullan. Peki, benim boyuma yetişemezsen halin ne olacak? Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy!”

Bu sözleri kimin söylediği malum, ama bu önemli değil. İçinde yanlışlıklar bulunan bir söylem bu, kim söylese karşı çıkmak ve de ayıplamak lazım diye düşünüyorum.

Birincisi "boy "meselesini ortaya atan kişi muhalefetten değil, muhteremin tam yanındaki bir ağabeyi.

İkincisi mesela Başbakan bir hastaneye gidip muayene olsa ona başbakan olduğu için boyunu soramayacaklar mı ??

Üçüncü ve acıklı olanı şu, "soyyyy... soy ! " meselesi türkçe'de "soymak " fiili üzerinden birşeyler çıkartmak, elbise çıkartmak ya da bir bitkinin kabuğunu çıkartmak veya hırsızlık eylemi olarak kullanılıyor, acaba bunu mu kast etti ? bir de başka anlamı var o da ailenin ait olduğu yapı, ya da bu kast ediliyor.
 
Ben Cumhuriyet Türkiye'sinde üstün bir soy bulunduğunu bilmiyordum, demek ki varmış ve kastedilenler daha aşağı bir soydan geliyorlar anlamı çıkıyor. Adeta Hindistan'daki "kast" sistemi gibi birşey bu....Bunların haricinde vaktiyle üstün ırk iğrençliklerini falan hatırlatıyor bana....Yok canım zannetmiyorum böyle bir soy kavramından bahsedilmemiştir ben yanlış anlamışımdır muhakkak....

Bu şekilde düşünecek olursak ise çok ayıp, hatta herhalde İslam'a göre de böyle bir betimleme günah sayılsa gerek zira kullar eşit olarak yaratılmıştır diye bliyorum.... 

Her türlü ayıp ve çirkin buldum, ayrıca bunu çılgınca alkışlasyanları da garipsedim doğrusu; eğer bir izah tarzı var da duymadımsa bilemem tabii....
Tabii havaların çok sıcak olması da bir etken olabilir.. Ancak halkımız daha yüksek düzeyli bir politik tartışma duyarsa karar vermede adam yerine konmuş olur bu tüm parti ileri gelenleri için geçerlidir...
Vah vah... 

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

Annelik.....

Bu annelik ne kadar muhteşem birşey. Karşılıksız koşulsuz sevginin tek ve en güzel örneği...
Sevgiliye bakıyorum, onun artık gecesi gündüzü Aliş, hem de hiç bıkmadan usanmadan tek bir kelime etmeden.
Üstelik yaşam programını alt üst etmeden. Her şeyi bir program dahilinde yapıyor ve yetişiyor. Erkek halimle benim yapamayacağım şey bu.
Tüm saatleri belli hiç bir şey aksamıyor. Maşallah demekten başka birşey kalmıyor bana.
Şurası kesin ki bir annenin verdiğini başka kimse veremez ... Elbette babalar da çok severler içleri gider ama anne bambaşka birşey...
Bu muhteşem tabloyu aşkla izliyorum..... Zira kelimelere dökmek imkansız...

Salı, Ağustos 10, 2010

HAP MESELESİ

Malumunuz  kalıtsal olarak tansiyon problemim var, tansiyonumu kontrolde tutmak  için bir, kalbime  zarar vermemesi için bir ve de kanımı sulandırmak  için de bir ilaç almaktayım.

Öte yandan başka bir sorun için ilaç almam gerekirse almakta olduklarımla  uygunluğunun olması gerektiğinden  mesela dişim yapılırken bile ne ilaçlar kullandığımı beyan ederim.


Tamamı için tek bir "hap" yok. Sağlıklı kalmak için her problemin doğru ilacını ya da tabir caiz ise "hapını" almak gerekir. Tek bir hapla tüm vücuda fayda vermek ancak palavradan "padişah macunu" ile olur. 


Bu nedenle bir açıklamasında paketin herşeyi iyi edecek bir hap olduğunu iddia eden  kişiye elbette inanmam. Her bir konuyu ayrı ayrı getirebilme cesareti olabilseydi evet de diyeceğim hayır da diyeceğim maddeler olurdu. 
Şimdi  bir taraftan iyileştirirken  diğer taraftan hasta edecek ilaca nasıl evet diyeyim?. 

Bu durumda en iyisi ben bir başka doktora görüneyim o zaman kadar da bu "hapa" hayır kalsın diyeyim....

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

ticari taksi

Hani şu sağa park eden arabaları çeken, oradaki trafiği yolun ortasında durarak daha da beter tıkayıp, teleşla, arabanın sahibi gelmeden çekmeye çalışan, trafik polisi mi ? ne olduğunu anlamadığım eleman, oparlörden bağırır, "ticari taksi sağda durma"... Ya da polis telsizlerinden aynı kelimeyi duyarsınız "ticari taksi"

Ne : "Ticari taksi"

Yani bu taksilerin ticari olmayanı da mı var? yani mesela taksiyi çeviriyorsunuz şoför diyor ki "abi para almıyorum, ben ticari olmayan taksiyim".... Hakikaten bunlardan var da bana hiç mi rastlamaz?....

Arkadaşım bütün taksiler ticaridir, ticari olmayan taksi yoktur, hay dilinizi eşek arısı soksun. sadece taksi diyeceksin orada ticari demeye lüzum yok... İllada ticari lafını kullanacaksan ticari vasıta araç de....

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

60 yıllar filmleri

Bazı geceler, uykum geç geliyor, sevgili de süt sağmak ve Aliş peşinde koşmaktan yorgun düşüp uyuyunca, sıcağın da etkisi ile balkonda oturup manzarayı seyrediyorum keyifle.


Aslında adada oturduğumuz ev ve cıvarı bana 60 lı yıllardaki Göztepe, Çiftehavuzlar, Erenköy, Caddebostan'ı hatırlatıyor. Bir de açık sinamalar olsa tam olacak.


Sinemalar dedim de balkonda manzara seyri faslım bittiğinde nadir de olsa Tv'ye bakıyorum, özellikle 60 lı yıllardan kalma bir film varsa muhakkak durup izliyorum.
Nedendir bilinmez o filmler bana daha daha çok keyif veriyor belki alışkanlıktan olsa gerek.


Bir kere o filmlerde fuzuli şişirilmiş görsel efektler, kafayı allak bullak eden sayısız karakterler yok. Benim gibi karmaşayı sevmeyenler için daha yalın filmler.


Keyifli polisiyeler, James Bond, Flint gibi casus filmleri, rahat salon komedileri, II dünya savaşı filmleri... daha niceleri, benim için pek güzeldiler.


James Bond'un Sean Connery olduğu dönemler. Elbette James Bond'u herkes tanır ama mesela bir Flint vardı James Coburn oynardı, hiç unutmam kolundaki saatten çıkan bir mekanizma kalbini durdurur kısacık ama tam dinlenir gene aynı mekanizma kalbiri çalıştırır işlerine devam ederdi... Vaaay teknolojiye bak... 


Yandaki resimde gördüğünüz soğuk ama esprili karakter Flint


Sonra Matt Helm... Dean Martin'in canlandırdığı sulu ajan, nedense her film Las Vegas'ta çekilir gibiydi ... Güzel sarışınlar ve vazgeçilmez viski bardağı şu afişe baksanıza 


Sıkılmadan zaman  geçip gider....


 Aman hem seyredeyim hem düşüneyim falan demezsin seyreder güzel vakit geçirir sonra çıkar yaşama dönersin.
Tabi küçüksen bir müddet o karakter olduğunu zannedersin
Ama hayat zannetmez.... 

Bir de 60 ların vazgeçilmezi vardı Louıs De Funes, ne yazık ki sinema kanallarında onun filmlerine pek rastlayamıyorum. Aslında muhakkak dvdleri bir yerlerde bulunur, bulsam hemen talip olacağım... Diğer bir ünlü komedyen Bourvil ile olan bir iki filmine kadar da güzeldi. Basit vodvillerdi belki ama ben özlüyorum...






Bizde Çılgın Dünya adı ile gösterilen It's a mad mad mad world isimli bir film vardı ki herhalde 20 kere gitmiş her defasında gülmekten çatlamıştım ne filmdi yahu... 


Bir sürü Rock Huson, Doris Day filmeri...


Elbette pek çok ağır ingiliz ve fransiz filmleri...


Mihael Caine'in Harry Palmer olduğu filmler ....


Vazgeçilmezim  Peter Seller's ve Pembe Panterler...




Dick Van Dyke ya da  Julie Andrews'li çocuksu filmler...


Kimbilir daha neler neler ben hala daha keyifle seyrediyorum.....