Cumartesi, Aralık 25, 2010

yorumsuz bir haber 2

Hemşehrisi Bülent bey tarafından, yere göğe sığdırılamayan bu rektör, dün konu ile ilgili CNN TURK canlı yayınındaydı,   http://video.cnnturk.com/2010/haber/12/24/onun-universitesi-atar-mi-atar   bir ara şöyle dedi;  

"....... görev aldıklarını söylüyorlar, görevi cumhuriyetin kurucusu Atatürk'ten almışlar, ......... cumhuriyetin kurucusunu uyandırmışlar da mı almışlar?

Aristo mantığı herhalde ... Nasıl bir cümle ? ...

Cumhuriyetin kurucusunun ölüsü bile bazılarını daraltır, aklı olan Cumhuriyet'in kurucusunun öngörülerine, sözlerine biraz kulak verir....... 

Cumhuriyetin kurucusu, biz görevleri aldık sen rahat uyu.....

Cuma, Aralık 24, 2010

yorumsuz bir haber

Haber, Doğan Haber Ajansı'ndan, yorum yapmaya gerek duymuyorum, demokratikleşen ülkemizin demokratik bir rektöründen demokrat bir davranış örneği, yorum ve karar sizin...

(DHA) -- Arınç, bir süre önce Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) Rektörlüğü´ne atanan Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli'ye "Hayırlı olsun" ziyaretinde bulundu.

Ziyaret öncesinde rektörlük binası arkasındaki erkek öğrenci yurdundaki kalan Türkiye Gençlik Birliği üyesi olduklarını belirten bazı öğrenciler AK Parti hükümetini protesto etmek isteyince, Rektör Prof. Dr. Pakdemirli ile aralarında sözlü tartışma yaşandı.

Grup adına Rektör Prof. Dr. Pakdemirli'ye açıklamada bulunan Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir, "Siz Atatürk´ün Nutku'nun son kuplesini okuyun. 'Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafa edecek güç gençliktir' der. Türk gençliği devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Siz diyorsunuz ki, 'Ben size bu görevi vermedim?' Ama diyorum ki, 'Bu görevi sizden değil, Atatürk´ten aldık" dedi.

Bunun üzerine Özdemir'e müdahale eden Rektör Pakdemirli, "Sizler Atatürk´ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz. Burası benim üniversitem ... hepinizin üniversitesi. Burada slogan atamazsınız. Eğer atarsanız emniyet görevlileri kimliklerinizi toplayacak, ben de sizi okulda atacağım" diye karşılık verdi.

Rektör Pakdemirli'nin uyarısının ardından üniversiteli gençler polis ekipleri tarafından rektörlük binasının önünden uzaklaştırıldı

Perşembe, Aralık 23, 2010

deniz intikamını alır

Çok şükür ki, bizim buraların tabii kıyı halini hatırlayanlardanım.
Sakın yeni durumu kötülüyorum sanmayın, ben de sahil yolunda keyifle yürüyorum.

Daha önceki halinde kıyıya ulaşma imkanı yok gibi birşeydi, zira yalılar kıyıda otomatikman bir duvar oluştururdu. Ya da klüpler vs olurdu kıyıda üyeler ulaşabilirdi denize, bir de bazı yerlerdeki halka açık plajlar tabii....

Yalıların arasında da sahile dik inen yollar denizle biterdi, bunların çoğunda sandal kiralanan barakalar olur ya da bu yolların denizle irtibatı yandaki yalılar tarafından özenle  kapatılırdı. Yani denize pek zor ulaşırdınız.

Mesela, Caddebostan'da şimdi migros daha önce ise Maksim olan yerde yol biter, tek yön sola yani caddeye doğru olurdu, ama burada sahile ulaşabilirdiniz zira eski Caddebostan vapur iskelesi vardı orada. Köşesinde de fayton durağı vardı ve de tabii buradaki meşhur Caddebostan plajını unutmamak lazım . Diğer yerler de ise mümkün değildi. 

Bir de, Kalamış'ta şimdi marina olan, karaya çekilmiş teknelerin durduğu yer doldurulmadan önce kıyıya inan yollar, dar bir sahilde biterdi. Fenerbahçe burnundan sonra ise artık Caddebostan'da yukarıda anlattığım yere kadar denize dediğim yol sonlarından bir ihtimal ulaşırdınız.

Bir daha denize ulaşabileceğiniz yer Suadiye vapur iskelesinin bulunduğu kısımdı, artık vapur seferleri yapılmadığından, orada  çay bahçesi ve Suadiye yat klübü vardı, hatta çay bahçesinin adı da Çüş idi :)
Bir sonraki denize ulaşma noktası ise Bostancı iskelesiydi.....

Neyse ben şu anda sahil yolundan ve kıyıdan memnunum ama dediğim gibi sahte yapılar buraları, oysa deniz her  zaman doğal kıyılarına kavuşmak ister ilk fırsatta da acımadan gerekli adımı atar. 



İşte bugün çektiğim resimlerde, Caddebostan sahil yolunda yürüyüş bölgesinde lodos havalarda zaman zaman bir okyanus gibi kabarabilen Marmara Denizi'nin özüne dönme çabasını görüyorsunuz....

Pazartesi, Aralık 20, 2010

be hey

Be hey, köpeğinin kaldırıma yaptığı kakasını yerden almayıp, gece karanlığında beni ona bastıran nabekâr, hayvana duyduğun saygının hiç olmazsa binde birini bana duy, insanım ben insan !!!! 

Be hey, yol dururken, altındaki emanet motosikleti slalom yapar gibi onca kalabalığın ve çoluk çocuğun içinde yaya kaldırımında deli gibi süren pizzacı, tostçu, hamburgerci motorcusu densiz, unutma senin çocuğun, kardeşin, anan babanda kaldırımlarda, hatta sen de !!!!!

Be hey, bana yeşil ışık yanarken bile, tırsa tırsa karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, arabasını üzerime hışımla süren hesapca beni korkutup yol vermemek isteyen ruhen rahatsız sürücü, yayayım ben yaya !!!! medeni ülkelerde öncelik her durumda bende, ama senin medeniyetin sadece pahallı arabanın markasında kalıyor ....  ya frenin tutmasa ???????

Be hey, istemediğim halde bana kart gönderip, hiç bir surette kullanmamama rağmen kart bedeli çıkartan borç yazan, bununla yetinmeyip üstüne de faiz işleten gözü dönmüş banka, liboş ekonominin ahlakı bu olsa gerek !!!!!

Allah hepinize iz'an versin.... amin!

Çarşamba, Aralık 15, 2010

İyi ki doğdun canım Sevgili

İyi ki doğdun canım Sevgili,
İyi ki biricik sevgilimsin,
İyi ki benimle birleştirdin hayatını,
İyi ki oğlumun annesisin,
Zorlukları kolay,
Uzakları yakın,
Olmazları olur eden canım sevgili;
Seninle yaşanan her günüm yepyeni Umutlarla, keyiflerle, heyecanlarla ve Aşkla dolu.
Güzel, güler yüzün her sabah güneş Gibi doğuyor içime,
Aydınlatan aklın güvenim,
Tertemiz kalbin beni yüceltiyor,
Elin hep sırtımda.
Bana düşen tek şey var daha uzun yıllar seni bu aşkla hep sevmek,
Karşılıksız, koşulsuz, sınırsız ve sonsuz, El ele, emek emek, hep yanında, arkanda..
Hep...
İyi ki doğdun, çok ve güzel yaşa biriciğim....

Pazartesi, Aralık 13, 2010

Allianoi'nin üzeri kumla tamamen örtüldü

 Biliyor musunuz ? Allianoi Antik Kenti'nin üzeri tamamen kumlarla kaplandı. Artık dışarıdan bakıldığında burasının antik bir merkez olduğunu gösterir hiçbir işaretin kalmadığı Allianoi, sessiz sedasız mahkeme kararını bekliyor.

Elhamdülillah, Hamdolsun... tarihi eser korunmaya alınmış oldu, bence devlet erkanı muhteşem bir gömüş töreni yapmalı mesela Başbakan uzun uzun gömme olayını ve dahi neleri neleri anlatmalıydı....

Artık 50 yıllık ömrü olan barajın miyadı dolunca çacuklarımız, torunlarımız kazıp çıkartırlar yarabbi "ne deha Yarrab iyi ki gömmüşler" diyerek, belki de "bulduuuk !!" diye deve falan keserler . Aman neyse nasıl olsa biz artık Allianoi Antik Kenti diye bir şey göremeyeceğiz hamdolsun kurtulduk yahu ne öyle vır vır vır muhalif muhalif çığırışmalar, hadi ordan !...

Aklıma heybetli Osmanlı Devleti zamanında gavurun taşı diye oraya buraya hediye edilen tarihi eserler geldi, bari bunları gömüyoruz da oraya buraya gitti diye feryatlaşmıyacağız.

Bence dünyada bilinen ilk randevu evinin bulunduğu şu ahlaka mugayyir Efes'i de gömmek lazım ne lüzum var bunlara, gömün, gömün vaciptir....


not: sahi bu wikileaks için Amerikaya dava falan açılacaktı ne oldu açıldı da benim mi haberim olmadı,  veminelgaraip !!!!....





Pazartesi, Aralık 06, 2010

2001 Space Odyssey

Stanley Kubrick'in meşhur epik filmi 1968 yılı yapımı , 2001:A space odyssey' de filmin başlangıcında fonda  Strauss'un ölümsüz ve çarpcı eseri çalar"Also sprach Zarathustra"..... 

Sonrasında, sahnede,onbinlerce yıl geçmişte, dünayda maymunu andıran primatlar sürüsü vardır, daha önce ölmüş bir hayvanın iskeleti arasında. Bir tanesi uzun bir kemikle oynamaktadır, bunu, yerdeki öbeğe vurduğunda onların kırıldığını, parçalandığını ve toz bulutunda dağıldığını görür... Evet artık silahın ne olduğunu öğrenmiştir ve o grubun başına geçer bu primat ....

Sene 2010, yani üçüncü bin yıllar, dört aralık cumartesi, yer:  Üst Suadiye; ortam : yoğun trafik....

Kavşakta, sebebinin ne olduğunu bilmediğimiz bağırışma, kavga.... Taksi ve arkasındaki otomobil arasında....
Taksi şoförü birden araçtan fırlar, ama aklına birşey gelmiş olmalı ki ani bir dönüşle geri gelip kapıyı açar ve oradan uzunca cop timsali bir sopa çıkarır... birileri "yapma" falan der, ama şoför öte yana geçip sopayı sallar, tehdit ederk "çekilin lan, herkes çekilsin" der,  herkes çekilir, basar sopayı arabanın üzerine, sonra arka kapıdan sopayı taksini içine atar ve binip gider....sahne bu... bir tek o meşhur müzik ve siyah monolit kaya eksik...




Cuma, Aralık 03, 2010

İBAN numarası....

Dedilerki; artık işler kolay bir İBAN numarası var dünyanın her yerinde herkesin parası pulu görünüyor. 

Yahu ne güzel artık kimse orada burada İsviçre'de falan gizli saklı hesap mesap acamayacak. Şahane birşey...

Ben şeyi merak ediyorum; mesela bir veya birçok bankada banka da birinin kasası olsa orada da mücevheri, kıymetli evrakları ve de kasanın alabileceği kadar nakti olsa bunun da İBAN numarası var mı ? ya da bu para takip edilebilir mi ? bilemedim tamamen merak amaçlı soruyorum, teknik olarak bilen varsa anlatırsa entellektüel yapıma faydası olacak...

Not: bir Allah'ın bankasında kasam yoktur...
Not: ilgilenenlere kapatılan Wiki'nin yeni adresi burada

Perşembe, Aralık 02, 2010

Dur yahu

Hocam, dur yahu, sinirlenme, daha birşey yok ortada, sakin ol, rahat ol, abdestinden namazından şüphesi olmayanın, iftiradan canı yanmaz ( şimdi abdest namaz nereden çıktıysa),  eh bir Allah'ın kuruşu da yok diyorsun peki tamam anlaşıldı kimse de bunların üstüne gidemez zaten sıkılma yahu.
Bak birileri haklarında suçlama bile olmadan 3 yıldır içerde, öylece duruyorlar.
Sen bir başka ülkenin iki merciinin kendi arlarındaki  yazışmadan neden fenalaşıyorsun...
Üzülme halkın sana gene oy verecek, zaten verecekleri elle turulur başka birileri yok ki.

Salı, Kasım 30, 2010

WIKILEAKS ne olur ?

Şimdi bir telaş bu wikileaks Türkiye'de hükümeti ve Amerika ile ilişkileri nasıl etkiler diye.
Efendim muhalefet bunu kullanır mı ? neler olur ?  hükümet zor durumda kalır mı ? Birileri istifa eder mi ?
Amerika zor durumda kalır mı?
Daha neler neler....
Bunca yıllık tecrübeme ve son 8 yılda gördüklerime göre söyliyeyim :

Hiç birşey olmaz....

Aksine gerek Başbakan, gerek adı geçen bakanlar ve pek çok kişi bu durumdan güçlenerek çıkar. Üstelik bu kişilerin biraz daha üzerine gidilirse halk kahramanı  olurlar. Hatta gelecek seçim için bu haberler daha fazla oy almada biçilmiş kaftandır.


Bence  hükümet ve ilgililerin tavrı "istemem yan cebime koy" durumudur.
Zira memlekette özellikle tırmandırılan batı ve özellikle Amerika karşıtı iklime göre, eğer bu şeklide onlara karşı bir iktidar var ise zaten tam çoğu kişinin istediği gibi bir yönetimdir "... "Aman ne şahane Allaha şükür gururumuz okşandı" durumu mevcuttur. O nedenle bu gibi haberler artı puandır hep.


Ortadaki müstehzi ifadeli "söyleyeceklerinin hepsini söylesinler hatta bu durum seçim sathı mailine kadar da devam etsin", "hele bir eteklerindeki taşları döksünler sonra cevap veririz" halinin sebebi de budur.  

Kimse boş yere umutlar içinde olmasın.
Zaten toplumsal yapımız da kısa sürede unutmaya programlanmıştır. Koparılan kıyamete bakmayın.


Haa Amerika ile aramız bozulur mu? yoo hiç bir şey olmaz aksi gibi gösterilse de hükümetin de işine gelmez Amerika ile itişmek. Elbette Amerika'nın da. Göstermelik bir sitemkar bir kırgınlık ama içten içe " aman yahu istesek böylesi olmazdı" durumu geçerli olacaktır.


Boş verin bu işleri. Demokrasilerde iktidarlarla uğraşmak, gerekirse onların yerine iktidar olabilmek, iyi muhalefetlerin işidir, yoksa dedikodu kumpanyalarının değil...

Pazartesi, Kasım 29, 2010

HAYDARPAŞA

Beni tanıyanlar, trenlere, tren modelciliğine, istasyonlara, kısaca demiryolu ile ilgili herşeye olan amatörce merakımı bilirler. Kendimce tren koleksiyonları yaparım, bazen onları saatlerce seyrederim. Eski istasyon maketleri yapar onları dioramamda hayata geçiririm. Dolayısı ile demiryolu tarihine de meraklıyımdır...

Böyle biri için Haydarpaşa Garı'nın neler ifade edeceği malum, onun başına gelenlerin ise ne kadar üzeceği belirgin..

Bence dünya demiryolculuğunda önemli bir mihenk Haydarpaşa Garı, olabilecek en güzel lokasyondadır bir kere, binası kendi sınıfı içinde en güzel olanlardandır. Bir zamanların büyük hayali olan BBB yani, Berlin-Bosphorus- Baghdad demiryolu güzergahının önemli bir stratejik noktasındadır. Birinci dünya savaşı sıralarında bombalanmış ama gene bu güne kadar gelebilmiştir.

1979 daki Independanta patlama ve yangınında camları, çerçeveleri, kurşun detayları hasar görüş gene de onarılarak hayata devam etmiştir, 1999 depremini hasarsız atlattı...

Yakın zamanda yapılan Gar girişindeki oryantalist alacalı bulacalı boyamaları hiç beğenmedim, ama dışarıdan hala eski özelliklerini korumaktaydı.

İş hayatımın son zamanlarında pek çok kereler TCDD ihaleleri için üst katlarında büyük hayranlıkla dolaşmışlığım vardır.

Üstelik bu Gar tarihi ve binası ile eski dönem Devlet Demiryolcular için bir gurur abidesiydi. 1970 li yılların başındaki tadilatında, o zaman TCDD Gn.Md. yardımcısı olan yakın bir akrabamın, evladından bahsedercesine bina hakkındaki bilgileri anlatışını hatırlıyorum; gözlerindeki o pırıltıyı....şimdi ise çok yakın zamanda yeni TCDD Genel Müdürü'nün onun nasıl devredileceğini büyük bir keyfifle anlatışını dinlemiş kulaklarıma inanamamıştım.

Son zamanlarda liboş tayfasının Haydarpaşa Garı ve cıvarındaki fikirleri biliniyordu, tren hattının buraya gelmesi durdurulacak, trenler Söğütlüçeşme'ye kadar gelecek yolcular ( buna Banliyö hattı da dahil) oradan karayolu ile dağıtılacaktı, ne kadar akıl dışı bir düşünce olduğunu anlatmaya bilmem gerek var mı, düşünün 3 tarafı denizle çevrili bir kentte önemli bir denizyolu adımını ortadan kaldırıyorsunuz... Gar otel olacak, gar arazisi, kat sayısı serbest kalacak şekilde alışveriş merkezi, iş merkezi ve rezidans olarak kullanılacaktı.

Pek çok kuruluş buna karşı çıktı davalar açıldı vs, ve bu proje havada kaldı, hep istenildiği halde daha bir türlü uygulamaya konulamadı...Daha doğrusu uygulamaya konulamamıştı...

Sonra birden bu yangın oldu, üstelik ruhsat alınmadan yapılan bir tadilat sırasında.... Gar şimdi tren ve yolcu trafiğine kapalı, birilerinin ekmeğine yağ sürüldü, TCDD kendi imkanları ile bu tadilatı yapamayacağını söyler,  oraya artık tren falan getirilmez, sonra verirsin binayı şu malum dev inşaat şirketlerinden birine, onlar da dışı aynı kalmak üzere içini tamamen değiştirerek  yapar olur mu sana bir  otel vesaire ? ohhh kahır yüzünden lütuf. Bakmayın siz birilerinin timsah gözyaşlarına....

Bence kim ne derse desin bu yangın benim için hep şaibeli kalacak, ne yazık ki yalnızca burada birkaç dost tarafından okunan bir blogda feryat edebiliyorum...

Sevgili dostum Mehmet Utkan'ın iznine sığınarak geçtiğimiz kış çekmiş olduğu iki güzel resmi  http://www.marklinciyiz.com.tc/forum/  isimli forumumuzdan buraya aktarıyorum. Belki bu hali ile bir daha göremeyiz.


 

Salı, Kasım 16, 2010

Toronto günleri

Sevgilinin seyahat organizasyonları müthiştir, son yıllarda dünyayı dolaştık hepsinde de yüzde yüz başarılı olmuştur. Hem seçtiği mekanlar kalmak için keyiflidir, hem de şehir içindeki lokasyonları muhteşemdir.
 Sessiz sakin ve tam konsantrasyon ile araştırır, en akıllı olanları bulur, spot eder, yazışır çizişir, anlaşır, bağlar, bana da bu keyfi onunla birlikte yaşamak kalır. Eh çok şükür çok şansılıyım her türlü.....

Bu defa da gene hiç yanılmadan Toronto da olabilecek en akıllı yerde konuşlandırdı bizi. Downtown'da tam bayıldığım gibi.... Her şey elinin altında gidilecek her yer yaşadığımız 28. kattan görülmekte....

Ben batıda bu işlek şehir merkezlerini pek severim, bulunduğumuz yer de adeta ufak çaplı bir New York..  Bütün meşhur müzikholler tiyatrolar evin cıvarında, Eaton Center karşımızda, Atrium on Bay bir sokak ilerimizde, restoranın her türlüsü evin altından başlayarak cıvara yayılmış vaziyette.... 

Canım sevgili bin teşekkür sana her zaman olduğu gibi.......

Üstelik bu defa çekirdek aile halinde geldik biz Aliş ve Alara....

Kanada'ya bu ilk gelişim, Amerika'yı bilirim yaşamışlığım da vardır pek de sevmem. Burası Amerikan standartlarının  geçerli olduğu ancak daha farklı bir memleket. Amerika'ya göre çok daha yoğun bireysel demokrasiyi hissediyor insan... Bir kere çok büyük bir ülke olmasına rağmen nüfusu az ve çok kozmopolit. Oldukça emniyetli...

Baktığınıza o kadar karmaşık bir nüfus yapısı var ki, çekik gözlülerin her türlüsü, hint diyarı insanları, akdenizliler daha neler neler, bu durum insanları birbirini ön koşulsuz kabul etmeye yöneltmiş. İyi de olmuş, kimse kimseye karışmıyor, onu tartmıyor yada kimse kimseye bir şeyleri dayatma derdinde değil. 

Sevgilinin de blogunda yazdığı gibi bizim şu yanımızdaki ufak çaplı taksim timsali meydanda, bir köşede İslam, diğerinde Hristiyan misyonerleri bedava kitap dağıtıyor, hiç biri de esas  çocuk biziz derdinde değil. İnsanların bazıları da durup dinliyor, biraz ilerde HareKrsna ekibi, az ötede Scientology merkezi bedava kişilik analizi yaparken, biraz ötede koskoca Mason locası binası var, daha neler neler anlayacağınız bazı insanlar bunlarla ilgileniyor, kimisinin hiç biri umurunda değil....Kimse de kasmıyor zaten
Geldiğimizde Halloween koşuşturması yaşıyorlardı, şimdi ise xmass,

Sosyal bir devlet burası vatandaşlarını koruyor kolluyor hatta mesela göçmenseniz ayak bastığınızdan üç ay sonra sağlık sigortası sizi kapsama alanına alıyor, hiç bir sağlık sorununa para ödetmiyor... Hayati önemi olan Sosyal Sigorta Kartınız.....

Okullar bol ve çok gelişmiş, her türlü tahsili yapma imkanınız var... Üniversiteler dünya çapında... (Bilmem dünyadaki ilk 500 önemli üniversite arasında sadece İstanbul Üniversitesi'nin o da  dörtyüz küsuruncu olduğunu biliyor musunuz? mesela şu az ilerideki University Of Toronto 19. sırada)

Devlet dairelerinde işinizi yapan insanlar bunu lütfen yapmıyor ya da siz "acaba bu işimi yapan benden şimdi rüşvet falan ister mi ?" duygusuna kapılmıyorsunuz, bir kere sizi  tam tercümesi ile "iyi günler bugün size nasıl  yardımcı olabirim?" diye karşılıyor hey mübarek sanki her gün gidiyorum da o gün nasıl yardımcı  olacak :) ..... İş bitince de güler yüzle teşekkür edip gönderiyor.... Alışmadığımız tarz yani.

Mesela, burada ehliyet aldık, imtahana girmek için bütün işlemlerimiz, 10 dakika falan sürdü, öyle 12 resim, ikametgah senedi, iyi hal kağıdı, nüfus sureti falan istemedi kimse, verdik pasaportu ve ehliyeti, resmimizi o anda çekti gene on anda göz muayenemizi de yaptı, "buyrun imtahana" dedi işimizi yapan Jeffery "aman dur biz biraz çalışalım" dedik de o nedenle kitabı okuyup akşam kendimizi iki kere deneyip ertesi gün girdik imtahana. 20 + 20 soruya 16 + 16 doğru cevap istiyor, elimizde evrağımız doğruca sınav salonuna girdik "sınav saati şu" falan yok devamlı sınav var. Aldık soruları, verdik cevapları, sınav salonunda 5 dakika bekledik, herkesin sınavını  okuyan hanım çağırdı"tebrikler geçtiniz buyrun" dedi, dışarıda geçici ehliyetlerimizi o anda aldık, asılları da hemen gelecek.... Budur yani durum....

Haydi bugünlük bu kadar yeter daha devam ederim resimlerle...

Not : Buradaki resimlerin ilk ikisi bizim evin camından diğeri Ward adasından Toronto manzarası

Cuma, Kasım 12, 2010

1937 den 2010'a

1937 de basılmış bir ilan (*), al bugünkü halimizle karşılaştır

söylenecek laf yok

(*) adalar postası blogundan...

Perşembe, Kasım 04, 2010

bir hafta

Asansöre bindim, benden sonra binen hanım güler yüzle günaydın dedi, devlet memuru işimizi yapmadan önce güler yüzle"bugün nasılsınız" deyip, ikametgah senedi, nüfüs cüzdanı sureti, noter tasdikli bilmem ne istemeden beyanımıza itibar ederek işimizi yaptı, büyük bir alışveriş merkezine kapılarda aranmadan girdik, trafik ışıklarının olmadığı bir geçitte karşıya geçerkennher her iki yöndeki araçlar da belli bir mesafede durdu ve yol verdi, televizyona baktım haberlerdeki en heyecanlı şey yarınki hava idi, daha başbakanı, muhalefetin başını falan hiç bir medyada görmedim... Futbol maçı güle oynaya oynandı....Elbette olumsuz şeyler de var mesela meyva sebzenin nisbeten pahalı oluşu gibi...

Anlayacağınız bir haftadır kıtalararası uzaklardayız....

Biraz nefes aldık, beş dakikada bir değişen, devletin her kademesinin sarsıldığı, acaba, değil yarın bir saat sonra ne olacak demeye alıştığımız, o kasvetli, muğlak, kaygan ortamdan çıkıp da komşunun ağaçta kalmış kedisini kurtaran polis ve itfaiye haberinin televizyonda gösterildiği bir ortamda insan dinleniyor...

Ailecek biraz daha dinleneceğiz....

Cuma, Ekim 15, 2010

Türkiye kadın erkek eşitliğinde 126'ncı sırada

Üç çocuk yapması istenen hatta telkinde ziyade em redilen, evde oturtulan, okuması hoş görülmeyen, örtüler altına sokulmuş, örf adet vesaire gibi tanımlarla susturulmuş, baba, koca, ağabey ezikliği, mahalle ve toplum  baskısı ve töre tehdidi altında bulunan ülkemin, güçlü kadını yerin burası değil biliyorum ama kendini geçtiğin ülkeler ile kıyasla. Yerinden memnunsan iyi değilsen silkelen ve bu durumu irdele.
Unutmaki sıralamada seni geçen ülkelerde çok önce  haklar elde ettin, ama hakların her geçen gün gaspesilmekte...  
Haberi bir oku... Gene de sen bilirsin...


Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda yayımladığı yıllık rapor açıklandı. Başbakanı da bir kadın olan İzlanda, bu konuda yine başı çekerken Türkiye, 134 ülke arasında 126’ncı olabildi. Cenevre merkezli örgütün çalışmasında kadınların sağlık, eğitim, ekonomik güç ve siyasi temsil gibi alanlarda erkekler karşısındaki durumu ele alınıyor.


Listede kuzey ülkeleri cömert annelik ve babalık izinleri, yüksek eğitim standartları ve devletin sübvanse ettiği çocuk bakımıyla başı çekiyor. Birinci sıradaki İzlanda’yı Norveç, Finlandiya, İsveç, Yeni Zelanda izliyor. 134 ülke arasında geçen yıl 129’uncu sırada yer alan Türkiye, bu yılsa 125’inci sırada. Sağlık alanında 61’inci, siyasette 99’uncu, ekonomik katılım ve fırsat eşitliği konusunda 131’inci, eğitim konusunda da 109’uncu sıralarda yer bulan Türkiye’nin geride bıraktığı ülkeler Fas, Benin, Suudi Arabistan, Fildişi Sahilleri, Çad ve listenin son sırasındaki Yemen.


Listede İngiltere geçen yıl da olduğu gibi 15’inci sırayı alırken, ABD ilk kez ilk 20 ülke arasına girmeyi başardı. Fransa geçen yıl 18’inci sıradayken bu yıl 46’ya gerilemiş durumda. Bu gerilemenin sebebi olarak Fransız hükümetindeki kadın bakan sayısının azalması gösteriliyor.


Bu arada, listede ABD de gelişme kaydeden ülkeler arasında yer alıyor. 2009 endeksinin 31’incisi ABD, Başkan Barack Obama’nın yönetimde kadınlara daha fazla rol vermesi ve kadın-erkek arasındaki ücret farklılığının düşmesiyle bu yıl 19’uncu.


En kötüler ekonomi ve fırsat eşitliği Raporda tüm ülkelere bakıldığında, kadın-erkek eşitsizliğinin en düşük seviyede bulunduğu alanların sağlık ve eğitim olduğu görülüyor. Ekonomiye katılım ve fırsat eşitliği konusundaysa ayrımcılık en yüksek seviyede. Afrika ülkeleri arasında kadın-erkek eşitliği konusunda en ileri ülke 8’inci sırada yer alan Lesotho olurken, Asya’da bu konuda başı 9’uncu sıraya yerleşen Filipinler çekiyor. İrlanda’nın 6’ncı, Danimarka’nın 7’nci, İsviçre’nin 10’uncu sırada bulunduğu listede bu ülkeleri İspanya, Güney Afrika, Almanya ve Belçika izliyor.


Dünya Ekonomi Forumu kurucusu ve Başkanı Klaus Schwab, cinsiyet eşitsizliğinin düşük olmasının, ekonomik rekabetle doğrudan bağlantılı olduğunu, bir ülkenin büyümesi ve refaha ulaşması için kadınlara eşit davranılması gerektiğini vurguladı.


Türkiye geçen yıl da Katar, Mısır, Mali, İran, Suudi Arabistan, Benin, Pakistan, Çad ve Yemen’le birlikte ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından en kötü durumda olan ülkeler’ arasında yer almıştı.

Cuma, Ekim 08, 2010

İstibdat devri

Tarih bilgilerinizi bir yoklayın, Osmanlı tarihinin son dönemlerinde, 30 yıl sürmüş bir istibdat dönemi vardır. Herkes bilir, çok belirli özellikleri vardır bu devrin.
Şöyle çok kısaca bir hatırlayalım....
Sultan Abdülaziz'in saltanatı zamanında 1870'den itibaren başlayan ve II. Abdülhamid'in padişahlığı süresince devam eden mutlakiyet rejiminin adıdır. II. Abdülhamid devrinde "istibdat" adı verilen şahsi yönetim, Meclis-i Mebusan'ın süresiz kapatıldığı 13 Şubat 1878'den II. Meşrutiyet'in ilanına yani 23 Temmuz 1908'e kadar devam etti. 30 yıl 5 ay 9 gün devam eden bu zaman içerisinde II. Abdülhamid, siyasi ve kanuni hakları kaldırmak için yeni kanun çıkarılması teşebbüsünde bulunmadığı gibi, bu hakları koruyan kanunların da yürürlükten kaldırılması için teşebbüste bulunmadı. Buna rağmen hürriyetleri baskı altında tuttu, özellikle Meclis-i Mebusan'ı süresiz olarak kapattıktan sonra, ilk işi basın hürriyetini kaldırarak ağır sansür koymak oldu. Kendi yönetimini benimseyen bir kısım gazete sahipleri ve gazetecilere çıkarlar sağladı. Mizah gazeteleri ve karikatür yayımı yasaklandı. Toplanma hürriyeti yok edildi. Hatta devlet adamlarının birbirlerinin evlerine gitmeleri bile yasaklandı. Hükumetin yetkilerini büyük ölçüde şahsında topladı. Kurduğu hafiye teşkilatı ile devlet memurları arasında tam bir korku ve endişe havası estirdi. II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan'ın tüm yetkilerini şahsında topladı. Abdülhamit'in hal'inden sonra 23 Temmuz 1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet'le istibdat devri kapandı.
Allah allaah o dönem birşeyleri çağrıştırıyor ama ne?
Nereden geldi aklıma sabah sabah, gece iyi uyuyamadım, boğulur gibi uyandım iki kere acaba ondan mıdır??? 

Salı, Ekim 05, 2010

MEDİTASYON

KAIVALYA YOGASHRAM'DA MEDİTASYON SEANSLAR


Sevgili dostlarım,


Sizlerden gelen istekler üzerine meditasyon seanslarını programımıza aldık.
Yoga çalışmaları haricinde sadece meditasyon çalışmak isteyen dostlarımız ve elbette yoga programlarına devam edenler de bu programlara katılabilir.
Çalışmalar şimdilik cuma günleri saat 19:00 da Pınar Yüksel nezaretinde yapılacak ve yaklaşık bir saat sürecektir.
Her çalışmada kısaca uygulanacak meditasyon hakkında bilgi de verilecektir.
Yoğun bir haftanın ardında haftasonuna tertemiz bir zihinle başlamak için hepinizi bu çalışmalara bekliyoruz.
İlk haftanın meditasyon anafikri : "affetme" olacak...
Sorularınız olursa info@yogaturk.com adresine mail atabilirsiniz... 
Sevgiyle kalınız.
KYA/EA

Pazar, Ekim 03, 2010

Yi yavrum yi.....

Tweet tarzında bir not bugün; 
Reklamda çocuk bir amerikan pizzacısında, kılık kıyafet tam, annenne kılık kıyafet tamam modern bir kadın.
Ama annennenin söylemi köylü yi yavrum yi, neden hangi manada hangi espri ile.... gayet saçma, hiç beğenmedim, hiç.....
Aman şimdi bana gene abuk subuk yorumlar gelir efendim aslımız böyle falan diye hiç zahmet etmeyin... Doğrusunu bilip söylemek varken...saçmalamayalım...

Salı, Eylül 28, 2010

İlginç ülke

İlginç bir ülkeyiz vesselam.


Düşünün ülkede işçi, köylü, emekçi kesimi sağcı buna mukabil burjuva kesimi solcu tüm dünyada böyle birşey yoktur zannederim.


TV'de Taraf gazetesi yazarı uzun saçlı biri var ismini bilemiyorum, gençten bir zat, sesi herkesten fazla çıkıyor, o nedenle de karşısındakileri bastırıyor hep. Geçtiğimiz günlerde, bir başka yazarın, mangalcı piknik ekibi le dalga geçmesini insanlık suçu olarak niteledi.... Doğru bu arkadaş gibi kişiler bu atletli, tüplü, çaydanlıklı mangal takımının hiç ilerlememesini isterler zira üzerinden fayda sağlayacakları zümre hep öylece kalmalıdır. 
Oradan elitlere laf atarlar, isterler ki hep birileri avam kalsın kimse elit olmasın ki kendileri prim yapsın..... 


Hanefi Avcı gözaltına alınmış hadi hayırlısı....


Mustafa Balbay, "merak ediyorum ne zaman küresel ısınma da Ergenekon'un işidir diyecekler" demiş hakim de "mümkündür" şeklinde ifadede bulunmuş izleyenler gülmüş...


Hah bu arada Ahmet Özal'a göre Turgut beyi de Ergenekon öldürmüş.... Vay canına yahu !!!


Başbakan ile Anamuhalefet Partisi Başkan'ı bir yerde el sıkışıp bir iki kelime görüşmüşler, sanırsınız ki büyük bir olay...


İlginç ülkeyiz daha neler neler var yahu....

Cuma, Eylül 24, 2010

Tratak Bilinçli bakan göz yogası



Dostlarım merhaba,


Aşramımızın duyuru kısmında da okuduğunuz gibi, son derece faydalı bulduğum ve geçtiğimiz dönemlerde de bolca katılımla yapmış olduğumuz TRATAK çalışmaları 3 ekim pazar saat 19:00 da sevgili Pınar önderliğinde bu dönemde de başlıyor.


Tratak için ben bilinçli bakan gözün yogası derim zira bu çalışma bakışı, görmeyi, gördüğünü detaylandırmayı, detayların içinden biri bulmayı öğretir . Daha kısa bir tarifle gözü terbiye eder... Tratak çalışmasının ilk ve en önemli etkisi konsantrasyon kabiliyetindeki çok belirgin artıştır...

Yoga sınıflandırmasında bir kriya yani arınmadır. göz ve bilinç, bakmak, fokuslanmak ve gördüğü ile bütünleşmek yolu ile arınır. Mucizevi bir meditatif konsantrasyon pratiğidir.

Mental ve fiziksel bakımdan pek çok faydaları bulunmakta hatta göz yapısı ve göz kasları üzerine olumlu etkileri de tespit edilmiştir.

Rahat rahat katılabilmeniz için onu haftasonuna özellikle de saat 19.00 a koyduk böylece gerek haftanın bitirilmesi ve gerekse de yeni haftaya tazelenmek açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bu çalışmaya, aşramımızda yoga çalışmalarına katılmayan dostlarımız da rahatça gelebilirler.

Hepinizi bekliyoruz.

Sevgiyle kalınız
EA

Cuma, Eylül 17, 2010

Güle güle Allianoi

Yıllar önce gitmiş görmüş ve hayran kalmıştım.   Heyhat Allianoi'yi, göz göre göre kaybettik, alternatif enerji kaynaklarının cenneti Ege bölgesinde yapılacak bir hidro elektrik santrali için tarihi gömdük.
Resmen gömmekteyiz. Sesimizi kimse duymamakta, zira kararlar verilmiş...
Haberin gerisi CNN Turk'ten

Önce su altında kalacak olması tepkilere neden oldu. Ardından kumla kaplanması yönündeki kararla gündeme oturdu... Tartışmalara Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun açıklamaları da damgasını vurdu.

Günlerce konuşuldu, tartışıldı. Ama sivil direnişe rağmen sonuç değişmedi. İzmir'in Bergama ilçesinde yapımı tamamlanan Yortanlı barajının suları altında kalacak antik kent kurtarılamadı.

İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun kumla kaplanması yönündeki karar uyarınca çalışmalara başlandı.

Vinçler kuruldu, antik kentteki duvarların üzeri "koruma amacıyla" kireç, kum ve tuğla tozundan oluşan horasan harcı ile kaplandı.

Aynı alandaki antik iç Mysia bölgesinde bulunan ve M.S. 5 ile 11'inci yüzyıllar arasında kullanıldığı tahmin edilen büyük kilisesi de tamamen kumla örtüldü.

Allianoi girişim grubu ile bölgede yaşayanlar çalışmaların gereğinden daha hızlı sürdüğünü düşünüyor:

"Yürütmeyi durdurma istemiyle dava açtık ancak henüz davayla ilgili bir gelişme olmadı. Davayla ilgili bir gelişme olmadan alandaki çalışmayı bitirmeyi amaçladıkları kanaatindeyiz."

"Hiç kimsenin aklına bu sıcak su nereden geliyor diye araştırmak gelmiyor. Tutturmuşlar bir baraj, diktiler oraya havuz gibi bir işe de yaramıyor."

Bir sonraki aşamada, horasan harcı kullanılan taşların üstü tamamen kumla kaplanacak. Ardından da antik kent, su tutmaya başlayan baraj gölünün arasında kaybolacak.

Boşver yahu gavurun taşları bunlar zihniyeti 150 yıl sonra hala gündemde....

Vah vah.....

Salı, Eylül 14, 2010

kuş sesleriiii

KUS SESLERİ OVALARA YAYILIR 

Kuş sesleri ovalara yayılır

İnsan buna hayran olur bayılır

Bal yapanlar çiçeklere konarlar

Kuzucuklar taze çimen ararlar

Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar

Amber gibi mis kokuyor topraklar

Pazartesi, Eylül 13, 2010

13 Eylul

Bazılarımız için korkulan oldu ve faşizme gidiyoruz, diğerleri için yurdumuza demokrasi nurları yağmaya başladı. Mızıkçılık yapıp zırvalamanın manası yok, memleket bu, halk bu, bir karar verdi, uysada verdi uymasa da verdi. Demokratik kavramları işimize geldiği gibi yorumlamak tek sözle mızıkçılık etmek "banane banane yeniden yapalım, ya da ben topumu alıp gidiyorum" demek gibi bir süflilik olur. 

Şimdi gözlemleyeceğiz göreceğiz takip edeceğiz, AKP gerçekten de sonuçları kendisine yontacak davranış ve atamalarda bulunup hinlikler mi yapacak? yoksa gerçek bir demokrasi için gerekirse kendini feda mı edecek ? Geriye dönüp baktığımızda sabıkaları çok, ama belki bu referandum onları demokrat yapar..
Umut kamçımız.....
Dün bazı liberal yazarları dinledim, sesleri pek bir gür çıkıyordu, demokrasiden özgürlükten bahsediyorlardı, ama hırsları ve iştahları daha da kabarmış, muzaffer Sezar gibi görünüyorlardı, hiç sevmediğim bir zümredir bunlar....Elbette kraldan çok kralcı olanlar her yanda olduğu gibi burada da olacak. Naif ya da cabbar sanatçıları da dinledim, söylemlerde değişiklik yok...

Başbakan, yumuşak bir konuşma yaptı, toparlayıcı, hattan "birilerini kırdımsa özür dilerim" dedi, bunu ağzı mı söyledi yüreği mi? bilemiyorum umarım yüreği söylemiştir.

Beklemek ve görmek lazımdır. Sonuçta derbe anayasasını kimse istememektedir en azından milletçe mütabık kaldığımız neredeyse tek politik düşüncedir. Şimdi ortada belli bölümleri  halkın %42 sinin içine sinmemiş bir anayasa var, evet %51 bile şekil olarak yeterlidir ama baktığınızda ayrışma daha da belirginleşmiştir.

Fikirler, görüşler, düşünceler farklı olabilir ancak en acıklısı aynı toprağı vatan edinmiş toplumun ayrışması, bir tarafı kör gözlerle tutmasıdır. Maalesef ayrışmaya çok müsait bir toplumuz. Ancak başımıza gelen felaketler ya da sportif faaliyetlerdeki galibiyetler bizi birleştirir olmuş. İktidarı ve muhalefeti ile bu karşılıklı garezi ortadan kaldırmak gerekli. Kimse birbirinin fikrini koşulsuz kabul etmek zorunda değil. Ama birbirimize düşman olarak değil... Söylemesi çok kolay ama bizim toplumumuzda uygulaması çok zor. Zira haklı haksız önyargılar, dogmalar bizi her geçen gün birbirimizden uzaklaştırmakta.

CHP'deki yönetim birileri için bir umut, ama bazı kriz yönetimleri içler acısı amatörlükte, türban afişi, Kılıçdaroğlu'nun oy verememesi, Baykal'ın oy vermeye giderken kimliğini unutması skandal sayılabilecek acı gerçekler... Eğer muhalefet buysa vay halimize. Gene de Kılıçdaroğlu bir kıpırdanma yarattı sayılır halka bol bol gitti konuştu. Ama örgütü hala aynı tembellikte devam etmekte....

Herneyse, güneş gene doğdu, kuşlar cıvıldadı, bizim Aliş sabah piyano tuşlarını keşfediyordu, Sevgili sabah evi kahve kokusu ile doldurmuştu, bankalar borç ekstrelerini gönderdi, muhasebeci telefon etti, Sevgili tam gün işe başladı, Ada hayatından şehir hayatına döndük, hayat devam ediyor.... Sağlığımız ve aklımız yerinde olsun hayata asılalım zira yaşamak güzel. Zorunlu olmadıkça (birileri beni delirtmedikçe) bir müddet politika yazmamaya çalışacağım yetti artık sıkıldım.

Kalın sağlıcakla.

Perşembe, Eylül 09, 2010

referandum duma duma dum......

Artık sıkıntı geldi hayatımız referandum oldu, başka hiç birşey yok aklımızda ama haklıyız, hangi taraftan olursanız olun hayat memat meselesi....

Önce, bugün 9 eylül İzmir'in kurtuluşu, kutlu olsun! elbette onu gavur İzmir diye betimleyenlerin bu günü hatırlamalarını beklemek abesle iştigal olur.
Sonra, bugün şeker bayramı mübarek olsun....

Talihsiz bir açıklama olarak gördüğüm Başbakan'ın son sözleri gerçekten de bir demokrasi abidesi, buyurmuşlar ki, hayır oyu verenler darbecidir.... eh bu durumda şu andaki ölçümlere göre halkımın en azından yarısı darbeci... Bu da o koltukta oturanı iyice daraltıyor. Darbecilik neye göre, elbette, laikliğe karşı odak olduğu mahkemece tescil edilerek kendisine ceza verilmiş bir parti noktayı nazarından manzara elem verici olsa gerek.
Demokratlık, demokrasi nutukları veren birinin kendisine aykırı görüşte olanları bu şekilde karalaması acaba demokrasi ile ne kadar uyuşuyor. Ben anlayamadım.....
Memleketimiz, insanımız yok yere gerildi, ama maalesef germek, gererek yönetmek şiar edinilmiş vaziyette, hatta buna böl ve yönet de deniliyor... Gerginlik her durumda kullanılır oldu. Geçtiğimiz günlerde ntv de Başbakanla yapılan söyleşiyi izledim, kimse zatı şerife kaşlarını çatarak soru soramıyor, zira aykırı bir soru sorarsa kendisini hiddetli bir cevabın akabinde de defterden silinmenin geleceğini biliyor, herkesin suratında anlamsız bir ( tabirimi mazur görün) yılık gülüş var, sorular da aman ne sorsak da kızdırıp burada pataklanmasak edasında.

Kısaca 12 eylül darbesi anayasasının bugüne kadar gelen yolculuğuna bakalım, 175 adet maddesi olan anayasa bugüne kadar 16 kez değiştirildi, yani Bay Başbakan ve ekibinin buyurdukları gibi ilk defa olan bir şey değil. Üstelik bu değişikliklerin çoğu yapılırken tarih sahnesinde AKP isimli bir parti bile yoktu...  
16 defada toplamda 86 maddede değişiklikler yapıldı. Bunlar yapılırken bugünkü gibi toplumsal ayrışma yaşanmadı hatta bazılarından haberimiz bile olmadı. Zira yapılan değişiklikler konsensüs sağlanarak yapıldı. Halk tarafından da sindirildi.

Bugün, 2011 de yapılacak genel seçimlerde tek başına iktidar olması; hatta iktidar olması şüpheli bir partinin, "hap" olarak nitelendirdiği, içindeki acı 2 madde, diğer 24 şirin madde ile şekerlendirilmiş hap paket gündemde. 8 yıl bekleyip son anda alelacele yapılmış bir tasarı. Bir parti anayasası ..... Daha da önemlisi parlamentodaki diğer partilerin tamamı karşı, biri de boykot etmiş....

Şimdi tüm bunları biliyoruz kardeşim yeni birşey söyle diyeceksiniz. Maalesef söyleyemiyorum, yaptığım kendş güncemde tarihe kayıt düşmekten ibaret.

13 eylül başka bir gün olacak. Öyle veya böyle sonuçları herkesi etkileyecek.....

Not: bir sorum da şu oylamada kullancağımız kartta acaba neden beyaz ve tertemiz olan kısım evet te, kaka rengi olan kısım hayır, bilen varsa söylesin.

Perşembe, Eylül 02, 2010

notlar

İktidarların düştüğü en büyük zaaf bir daha gitmemek için koltuğa yapışmaktır. Elbette her iktidar bulunduğu yerde kalmak ve hiç gitmemek ister. Demokrasilerde gitmemek, kendini seçmene beğendirmek, halka ve memlekete yararlı işler yapmakla olur. Erkleri ele geçirerek her anlamda muktedir olacak şekilde düzenlemeler yaparak iktidarı devam ettirmek, düşülecek en fahiş hatadır. Zira bu faaliyetlerin yapıldığı an gerçekte iktidar bitmiştir...Sonrası gerçekleşse de zoraki bir haldir ve geçici olur ...Hataya düşenlerin durumu tarihte sabittir.

Geçtiğimiz günlerde Ruhban Okulu'ndaki faaliyetin ne olduğunu, onu tam cepheden görmekte olan balkonumuzda otururken merakla izledik. Öğrendiğimiz kadar Patrik dahi gelmişti...Daha sonra aldığımız bilgide, bu faaliyetin Yunan sanatçıların İstanbul üzerine resim, heykel vs. gibi faaliyetlerine ait bir sergi olduğunu öğrendik.
Yıllardır karşımızda duran ve içini hiç görmediğimiz okulu görmek ve sergiyi gezmek üzere gittik.


Güzel bir sergi idi, diğer yandan dışarıdan gördüğümüz gibi okul da her an için faaliyete geçecek kadar hazır ve bakımlıydı.


Programda olmamamıza rağmen Papaz efendi kırmayarak bize içeride bulunan bir şapeli de gezdirdi ve genel bilgiler de verdi.
Birkaç resim aşağıda...



Pazartesi, Ağustos 30, 2010

30 Ağutos

Yaş kararları, kim Genelkurmay Başkanı olacak, referandum, imamlar, cemaatler, şeyhler,  falan derken, unutturulmaya çalışılan bayramlardan biri, 30 Ağustos geldi, baktım ki halk unutmuyor her taraf bayraklarla donanmış...
Bir tek Başbakan unutmuş herhalde ki, törende herkes varken o yoktu..

Büyük Atatürk'ün komuta ettiği ordumuzun, başkomutanlık Meydan Muharebesini de içinde bulunduran savaşlarının sonucu 
30 ağustos 
kutlu olsun, 
unutmayacağız.. 

Salı, Ağustos 24, 2010

Mangal yakma avamlığı

Bu her gidilen yerde mangal yakma alışkanlığını pek avam bulurum, nedir öyle pılıpırtı herşey yanında, tüpler, çaydanlıklar, tepsiler ve illa da bir mangal. Heryerde muhakkak hazır ve nazır. 
Benim çocukluk ve gençliğimde Istanbul'da yapılan pikniklerde bir sepet ve içinde evde hazırlanmış soğuk yiyecekler olurdu. Mesela, kuru köfte, katı yumurta, sağuk sandviçler, sigara ya da muska börekleri, nadiren z.yaglı dolma gibi. Meyve  olur ise elma gibi kolay yenecek şeyler tüketilirdi. Minimum çöp oluşur, kullanılan servis malzemeleri ve örtü evde yıkanmak üzere bu mütevazı sepete konur dönülürdü. O zaman et daha da ucuzdu allaha şükür et alacak paramız da vardı ama kimsenin seyyar köfteci dükkanı gibi gezme tabiatı yoktu. Herneyse, pek çok şey gibi piknik kültürümüz de değişti.... 


Yazları bulunduğumuz Heybeliada ile ilgili güzellemelerimi bilirsiniz. Tabiatı itibarıyla dünyadaki cennetlerdendir.Yüzölçümüne oranla en yoğun ormanlık alan adamızda bulunur. Bol ve gür ağaçları, coğrafi yapısı bakımından dik yarlarla denize ulaşan ormanları muteşemdir. Her gün her saat resim çekseniz gene doyamazsınız. Bilhassa Anadolu yakası kıyılarından baktığınızda ormanlık alan olarak görünen doruğunda Ruhban Okulu'nun da bulunduğu 85 metre yüksekliğimdeki Ümit ya da Papaz Dağı isimli tepe ve sahili adanın diğer yerlerine nazaran iskelelere daha yakındır. 
Batı kıyısında  Değirmen Burnu da bulunur, ki burada adanın şu anda da görülebilen tek  değirmen kalıntısı vardır. İskelelere yürüme mesafesindeki bu mesire yeri özellikle cumartesi ve pazar günleri bolca günübirlikçi ağırlar. Elbette yukarıda sözünü ettiğimiz mangal yakma işlemleri de burada bolca yapılır. 

Düşününüz ki mangal ormanın içinde yakılmaktadır. Al gözüm seyreyle.....
Heybeliada'da çıkacak bir orman yangını tabiat felaketinin ötesinde adeta bir kıyamet olur. Ne yazık ki orman işletmesi kendi içinde böylesi bir eyleme izin vermek gafletindedir.
Resimlerde, orman içinde mangal verileceğine ait tabelayı, orman işletmesinin burada ateş yakmayın tabelasının altındaki mangalları ( pisliği de cabası) ve bu ormanın denizle kavuştuğu sahilin güzelliğini görmektesiniz.
Ne diyeyim Allah islah etsin. (resimleri tıklarsanız daha büyük görebilirsiniz)
Bu notu bir gün sonra yazıyorum Adalar belediyesi dün itibarıyla mangalı yasakladı ....

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Dandik Üniversiteler

Haber CNNtürk'ten,

Türkiye'de neredeyse her gün bir üniversite açılır oldu. Ancak bu üniversitelerin çoğu yetersiz kaynak, olmayan eğitim görevlileriyle lise düzeyinin üzerine çıkamazken "Dünyanın En İyi Üniversiteleri" listesine sadece 1 üniversiteyle girilebilmemiz de "gecekondu üniversite" sisteminin yanlışlığını bir kez daha gözler önüne serdi.


Başbakan Tayyip Erdoğan bir konuşmasında iktidarları döneminde 63 üniversite açtıklarını söyleyip bununla övünürken bir başka konuşmasında da "Her üniversiteli iş bulacak diye bir şey yok" diyerek mantar gibi kurulan "gecekondu üniversitelerden" mezun olmanın iş bulmak için yeterli olmayacağını bir nevi itiraf etmişti.

Gecekondu üniversitelerin sayısı artarken eğitimin kalitesindeki gerileme ise sürüyor.

Her yıl yapılan dünyanın en iyi üniversiteleri seçiminde Harvard Üniversitesi 8. yılında da birinci olurken, Çin'deki üniversitelerin yüksek performansı dikkat çekti. Türkiye'den ise listeye giren tek üniversite 424. sıradaki İstanbul Üniversitesi oldu.

2003 yılından bu yana Şanghay Ciao Tong Üniversitesi'ne bağlı bir merkezin yaptığı araştırmada, bu yıl ABD ilk 10'a 8, ilk 100'e ise 54 üniversitesini sokarak, listenin en iddialı ülkesi oldu.

Hani gençlerin ve ailelerin yıllarca daralıp, hayat memat meselesi yaptıkları girilemeyince büyük acılar yaşanan üniversitelerimizin durumu bu...

Şans eseri İstanbul Üniversitesini kazanırsan işte dünyadaki 424. önemli okuldan mezun biri olacaksın...

Hani nerede adı sanı şanı kendinden menkul vakıf üniversiteleri falan, havalar binbeşyüz ama esamesi bile okunmayan kazıkçı eğitim kurumları...

Hani Başbakan diyor ya dünyanın 17. ekonomisiyiz diye, al gözüm gör üniversiteler (biri hariç) klasmanda bile yok...

 Vah vah...

Salı, Ağustos 17, 2010

soy...soy...

“.............. tutturmuşlar ‘Başbakanın boyu ne kadar?’ Yahu bu sorulur mu Başbakana? Ama çok merak ettin, söyleyeyim; 1,85. Tepe tepe kullan. Peki, benim boyuma yetişemezsen halin ne olacak? Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy!”

Bu sözleri kimin söylediği malum, ama bu önemli değil. İçinde yanlışlıklar bulunan bir söylem bu, kim söylese karşı çıkmak ve de ayıplamak lazım diye düşünüyorum.

Birincisi "boy "meselesini ortaya atan kişi muhalefetten değil, muhteremin tam yanındaki bir ağabeyi.

İkincisi mesela Başbakan bir hastaneye gidip muayene olsa ona başbakan olduğu için boyunu soramayacaklar mı ??

Üçüncü ve acıklı olanı şu, "soyyyy... soy ! " meselesi türkçe'de "soymak " fiili üzerinden birşeyler çıkartmak, elbise çıkartmak ya da bir bitkinin kabuğunu çıkartmak veya hırsızlık eylemi olarak kullanılıyor, acaba bunu mu kast etti ? bir de başka anlamı var o da ailenin ait olduğu yapı, ya da bu kast ediliyor.
 
Ben Cumhuriyet Türkiye'sinde üstün bir soy bulunduğunu bilmiyordum, demek ki varmış ve kastedilenler daha aşağı bir soydan geliyorlar anlamı çıkıyor. Adeta Hindistan'daki "kast" sistemi gibi birşey bu....Bunların haricinde vaktiyle üstün ırk iğrençliklerini falan hatırlatıyor bana....Yok canım zannetmiyorum böyle bir soy kavramından bahsedilmemiştir ben yanlış anlamışımdır muhakkak....

Bu şekilde düşünecek olursak ise çok ayıp, hatta herhalde İslam'a göre de böyle bir betimleme günah sayılsa gerek zira kullar eşit olarak yaratılmıştır diye bliyorum.... 

Her türlü ayıp ve çirkin buldum, ayrıca bunu çılgınca alkışlasyanları da garipsedim doğrusu; eğer bir izah tarzı var da duymadımsa bilemem tabii....
Tabii havaların çok sıcak olması da bir etken olabilir.. Ancak halkımız daha yüksek düzeyli bir politik tartışma duyarsa karar vermede adam yerine konmuş olur bu tüm parti ileri gelenleri için geçerlidir...
Vah vah... 

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

Annelik.....

Bu annelik ne kadar muhteşem birşey. Karşılıksız koşulsuz sevginin tek ve en güzel örneği...
Sevgiliye bakıyorum, onun artık gecesi gündüzü Aliş, hem de hiç bıkmadan usanmadan tek bir kelime etmeden.
Üstelik yaşam programını alt üst etmeden. Her şeyi bir program dahilinde yapıyor ve yetişiyor. Erkek halimle benim yapamayacağım şey bu.
Tüm saatleri belli hiç bir şey aksamıyor. Maşallah demekten başka birşey kalmıyor bana.
Şurası kesin ki bir annenin verdiğini başka kimse veremez ... Elbette babalar da çok severler içleri gider ama anne bambaşka birşey...
Bu muhteşem tabloyu aşkla izliyorum..... Zira kelimelere dökmek imkansız...

Salı, Ağustos 10, 2010

HAP MESELESİ

Malumunuz  kalıtsal olarak tansiyon problemim var, tansiyonumu kontrolde tutmak  için bir, kalbime  zarar vermemesi için bir ve de kanımı sulandırmak  için de bir ilaç almaktayım.

Öte yandan başka bir sorun için ilaç almam gerekirse almakta olduklarımla  uygunluğunun olması gerektiğinden  mesela dişim yapılırken bile ne ilaçlar kullandığımı beyan ederim.


Tamamı için tek bir "hap" yok. Sağlıklı kalmak için her problemin doğru ilacını ya da tabir caiz ise "hapını" almak gerekir. Tek bir hapla tüm vücuda fayda vermek ancak palavradan "padişah macunu" ile olur. 


Bu nedenle bir açıklamasında paketin herşeyi iyi edecek bir hap olduğunu iddia eden  kişiye elbette inanmam. Her bir konuyu ayrı ayrı getirebilme cesareti olabilseydi evet de diyeceğim hayır da diyeceğim maddeler olurdu. 
Şimdi  bir taraftan iyileştirirken  diğer taraftan hasta edecek ilaca nasıl evet diyeyim?. 

Bu durumda en iyisi ben bir başka doktora görüneyim o zaman kadar da bu "hapa" hayır kalsın diyeyim....

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

ticari taksi

Hani şu sağa park eden arabaları çeken, oradaki trafiği yolun ortasında durarak daha da beter tıkayıp, teleşla, arabanın sahibi gelmeden çekmeye çalışan, trafik polisi mi ? ne olduğunu anlamadığım eleman, oparlörden bağırır, "ticari taksi sağda durma"... Ya da polis telsizlerinden aynı kelimeyi duyarsınız "ticari taksi"

Ne : "Ticari taksi"

Yani bu taksilerin ticari olmayanı da mı var? yani mesela taksiyi çeviriyorsunuz şoför diyor ki "abi para almıyorum, ben ticari olmayan taksiyim".... Hakikaten bunlardan var da bana hiç mi rastlamaz?....

Arkadaşım bütün taksiler ticaridir, ticari olmayan taksi yoktur, hay dilinizi eşek arısı soksun. sadece taksi diyeceksin orada ticari demeye lüzum yok... İllada ticari lafını kullanacaksan ticari vasıta araç de....

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

60 yıllar filmleri

Bazı geceler, uykum geç geliyor, sevgili de süt sağmak ve Aliş peşinde koşmaktan yorgun düşüp uyuyunca, sıcağın da etkisi ile balkonda oturup manzarayı seyrediyorum keyifle.


Aslında adada oturduğumuz ev ve cıvarı bana 60 lı yıllardaki Göztepe, Çiftehavuzlar, Erenköy, Caddebostan'ı hatırlatıyor. Bir de açık sinamalar olsa tam olacak.


Sinemalar dedim de balkonda manzara seyri faslım bittiğinde nadir de olsa Tv'ye bakıyorum, özellikle 60 lı yıllardan kalma bir film varsa muhakkak durup izliyorum.
Nedendir bilinmez o filmler bana daha daha çok keyif veriyor belki alışkanlıktan olsa gerek.


Bir kere o filmlerde fuzuli şişirilmiş görsel efektler, kafayı allak bullak eden sayısız karakterler yok. Benim gibi karmaşayı sevmeyenler için daha yalın filmler.


Keyifli polisiyeler, James Bond, Flint gibi casus filmleri, rahat salon komedileri, II dünya savaşı filmleri... daha niceleri, benim için pek güzeldiler.


James Bond'un Sean Connery olduğu dönemler. Elbette James Bond'u herkes tanır ama mesela bir Flint vardı James Coburn oynardı, hiç unutmam kolundaki saatten çıkan bir mekanizma kalbini durdurur kısacık ama tam dinlenir gene aynı mekanizma kalbiri çalıştırır işlerine devam ederdi... Vaaay teknolojiye bak... 


Yandaki resimde gördüğünüz soğuk ama esprili karakter Flint


Sonra Matt Helm... Dean Martin'in canlandırdığı sulu ajan, nedense her film Las Vegas'ta çekilir gibiydi ... Güzel sarışınlar ve vazgeçilmez viski bardağı şu afişe baksanıza 


Sıkılmadan zaman  geçip gider....


 Aman hem seyredeyim hem düşüneyim falan demezsin seyreder güzel vakit geçirir sonra çıkar yaşama dönersin.
Tabi küçüksen bir müddet o karakter olduğunu zannedersin
Ama hayat zannetmez.... 

Bir de 60 ların vazgeçilmezi vardı Louıs De Funes, ne yazık ki sinema kanallarında onun filmlerine pek rastlayamıyorum. Aslında muhakkak dvdleri bir yerlerde bulunur, bulsam hemen talip olacağım... Diğer bir ünlü komedyen Bourvil ile olan bir iki filmine kadar da güzeldi. Basit vodvillerdi belki ama ben özlüyorum...






Bizde Çılgın Dünya adı ile gösterilen It's a mad mad mad world isimli bir film vardı ki herhalde 20 kere gitmiş her defasında gülmekten çatlamıştım ne filmdi yahu... 


Bir sürü Rock Huson, Doris Day filmeri...


Elbette pek çok ağır ingiliz ve fransiz filmleri...


Mihael Caine'in Harry Palmer olduğu filmler ....


Vazgeçilmezim  Peter Seller's ve Pembe Panterler...




Dick Van Dyke ya da  Julie Andrews'li çocuksu filmler...


Kimbilir daha neler neler ben hala daha keyifle seyrediyorum.....