Çarşamba, Temmuz 21, 2010

geçmişten

Bunu belki de daha önce de anlatmışımdır, mükerrer oldu ise kusura bakmayın.

Yanlış hatırlamıyorsam 1985 yılı idi. İş icabı Tahran'a gitmiştim. Hava alanındaki büyük binaların üzerine yazılmış "kahrolsun amerika" yazılarını hatırlıyorum daha o zamanda sayısını bilemediğim kadar uçak yedek parça yokluğundan apronlarda çürümeye terkedilmişti.

Havaalanına indiğimizde yere çizilmiş Amerikan, İngiliz ve İsrail bayraklarına basarak terminale girdik.

Herneyse havaalanından otele gitmemiz çıldırtan bir trafikte epey zaman almıştı.
Etrafta tahmin edeceğiniz gibi bir sürü sakallı adam ve tamamen kapalı kadınlar bulunmaktaydı.
Duvarlarda o sıra sürmekte olan Irak savaşı nedeni ile savaşta ölen askerlerin resimleri vardı. Neredeyse çocuk yaşlarda asker olmuş gençler alınlarına takılmış bir bant ile "şehit" olmak üzere siperlere gönderiliyordu. Bu şehitlerin cennete gidecekleri söyleniyordu.

Eski adı Royal Gardens yeni adı Enghelab yani kısacası inkılap olan otele yerleşmiştim. Otelin yanındaki bir başka bina -galiba eski bir oteldi- savaşta evsiz kalmışlar için kullanılmaktaydı iki girişi vardı biri erkekler diğeri kadınlar için.

Akşam şöyle bir yürüyeyim dedim, dışarısı erkek egemen bir durumdaydı, yanlış hatırlamıyorsam, bir japon filmi gösteren sinemanın önünde sonsuz bir sakallı erkek kuyruğu vardı.

Eskiden bir müzikhol olduğunu tahmin ettiğim yakılmış Radiocity isimli mekanın kapıları tuğla ile örülmüş vaziyetteydi.

Birden bazı evlerde camlar açıldı ve camlardan dışarıya bazı insanlar "allah-u ekbeeeer" diye bağırmaya başladı, meğer devrimin 5. yıldönümüymüş.

Ertesi gün işlerimizi görüşeceğimiz devlet dairesine gittik, genellikle dağınık kılıklı tamamı kravatsız hepsi sakallı memurlar ve onların müdürleri ile konuştum neyse ki işler umduğumdan iyi gitmekteydi, iki akşam üstüste olarak yemek daveti aldım. Biri daha önce tanıdığım bir kişi diğeri ise orada tanıştığım bir müdürdü.

İlk akşam daha önce tanıdığım ve acentalık hizmetleri veren bir firmanın yüksek mekvkiinde bulunan kişinin orta Tahran'daki evine gittim.
Vasat bir apartman dairesiydi .
Eşi ve kızlarını da İstanbul'da misafir etmiştim. Yer sofrası hazırlanmış, olabilecek en güzel yemekler hazırlanmıştı. Nar şerbeti eşliğinde hanımlar başı örtülü olmak üzere yemeğimizi yedik. Pek lezzetliydi. Sohbet genellikle İstanbul üzerine yapıldı, Kızları üniversite için İstanbul'a gelmenin en büyük hayali olduğunu söyledi. Daha sonra ki yıl İstanbul'a geldi ve bildiğim kadarı ile daha sonra batıya yerleşti.

İkinci akşam, çalıştığımız devlet dairesinde müdürlük görevi yapan kılık kıyafeti daha ziyade hırpani kabul edilebilecek kişinin davetlisiydim. Gelip beni otelden aldı, çevre yolu gibi bir yoldan kuzeye gittik, buranın Tecriş isimli mahalle olduğunu söyledi.
Bir kısmı tenis kortlı şık müstakil evler mevcuttu. İki katlı bir eve girdik. Kapıdan girişte biraz içeride bizi hayli iddalı makyajı olan başı açık bir hanım karşıladı.
Misafir olduğum evin hanımıymış. Hırpani kılıklı adam ise müsaade isteyip içeri gitti ve birazdan kravatlı son derece şık giyimli olarak geri geldi. Misafirler geldikçe önce içeri gidiyor daha sonra görebileceğim en şık kılık kıyafetle salona geliyorlardı. Hanımlar şık kısa denecek boyda etekli bol makyajlı beyler ise gerçekten son derece güzel giyimliydi.
Gecenin bombası evde yapılmış votka idi genellikle nar suyu eklenerek bolca içildi. Yemekler bir gece önceye nazaran daha alemünit fakat gene de çok lezzetliydi.
Müzik kısık ama o günün hit parçalarından daha sonra da caz müziğinden oluştu.
Dönüş yolunda adlarının pastar'lar olduğunu öğrendiğim devrim muhafizları bizi durdurdu, bir şekilde geçtik....

İşlerimi ertesi gün tamamladım, Çellow kebap ta yedim. Pasaportumu restoranda çalınmak üzereyken kurtardım.. Bir daha İran'a gitme fırsatım hiç olmadı.

25 yıl geçmiş acaba değişiklik var mıdır, yoksa biz de birgün ev votkası içer miyiz.
( Aman bana hemen basit basit hiç içmeseniz olmaz mı falan gibi yorumlar göndermeyin. Aylarca içmesem aklıma gelmez canım isterse de kimseye hesap vermeden istediğimi istediğim kadar içer, kimseyi de rahatsız etmem çok ta keyif alırım...)

6 yorum:

basri dedi ki...

Eskileri hatırlattı. Ama ben biraz daha eskiye gideceğim. Sene'73, mümessili olduğumuz Amerikan şirketinin Tahranda toplantıları var. İndiğimiz Havaalanı yanında O zamanki Yeşilköy hiç kalır. Otele giderken Şah Pehlevi bulvarının ,ihtişamına inanamamıştım. Avrupanın önde gelen markalarının butikleri, kafeler, publar. Hatırlarsan İthalat yasak olduğu için bizde öyle yabancı marka açıkta satılmazdı.
Hiltonda kaldık, otelde disko. dört değişik bar ve restoranlar vardı.
On gün kaidık ve üstümüze epey alışverişyaptık.
Sonra hatırlayacaksın, '80'li senelerde epey gitmiştim ve her defasında eskiyi hatırlayıp üzülmüştüm. sonraki halini zaten sen anlatmışsın. Allah korusun.

Derya dedi ki...

Bakin sevgili Hocam,olmuyo boyle votka, filan icmek hos seyler degil simdi alin biraz nisasta uzerine seker serpin yiyin hee olmadi mi o zaman uzum yiyin kuzum cik cik cik ne bicim konusmalar bunlar icki icmek filan nisasta diyorum hocaaaaam
saygilar!

Tanya's dedi ki...

Benim blogdaki yorumlardan bu anlattığın sakal ve çarşaf durumuna derin bir özlem olduğunu anladım ben memlekette ve o kadar şaşkınım ki..

Ersin dedi ki...

abi hatırlıyorum gayet iyi ilk gidişindeki şaşkınlığı daha sonraki gidişlerindeki hoşnutsuzluğu

Ersin dedi ki...

Deryacım,
maalesef gittiğimiz yol karanlığa doğru

Ersin dedi ki...

sevgili erkeklerle eşit olmamayı kendini kara çarşafın ( maalesef islam ile alakası yoktur bu çarşafın ) içine mahkum etmiş olmayı erkeğin arkasında yürüyüp hakları elinden alınmış olmayı kabul etmişse bir kadın ben ne diyeyim müstahaktır ama o açık olanları da çeker. artık sakala falan söyleyeceğim birşey yok
zira neredeyse tüm kapalıların yanında gayet modern giyimli şortlu adamlar var