Çarşamba, Eylül 09, 2009

Ruhban Okulu

Malum hava yağışlı biraz da serin, bugün de benim Ada'da kalma günüm, pazar alışverişi telaşı yok bugün, sevgiliyi 08.50 ile uğurlayıp el salladıktan sonra tam teçhizatlı ( kamera, lensler, yağmurluk, laptop) sırtımda Ümit Tepesi'ne doğru yürüdüm. Ümit Tepesi ya da diğer adı ile Papaz Dağı adanın kuzeyinde, 85 metre yüksekliğindedir. Bu tepede şu sıralarda özellikle adı çok geçen ruhban okulu da bulunur.


Tepeye ve buradaki Ruhban Okuluna, kuzey taraftaki kıyıdan ormanın içinden sık ağaçların arasından keçi yolu tabir edeceğimiz patikalardan ya da caminin yanındaki yoldan ulaşmak mümkündür. Yol çok keyiflidir, yokuş olmasına rağmen etraftaki güzel manzaranın seyrine dalarak rahatça yürünür. Yol Ruhban Okulu kapısında biter. Devam etmek isterseniz, toprak yol ve patika ile olulun çevresini dolaşmak mümkündür.

Okul her an için öğretime açılacakmışçasına bakımlıdır. Çevre bakımı, bahçe bakımı, camı çerçevesi imrenilecek şekilde tertemizdir.Okul her ne kadar kapalı ise de içinde personel mevcuttur.

Okulun kapalı oluşu, güzel bir ormanın içinde ve tepede bulunması, binasının yapısı, üzerindeki açları ve sembolleri ile adeta Hollywood filmleri için mükemmel gizemli bir mekandır. Bu sabah havanın kapalı hafifçe sisli oluşu benim gezimi daha da keyifli hale getirdi. Tertemiz hava mis gibi ıslak toprak kokusu muhteşemdi.


Her ne kadar medyada Ruhban Okulu olarak anılsa da kapısında Aya Triada Manastırı ve TC Mili Eğitim Bakanlığı, Özel Rum Erkek Lisesi yazmaktadır. İsterseniz bu mekanın az bilinen tarihine bakalım.

Ruhban Okulu ( İera Theologiki Sholi Tis Halkis ) yerinde daha önce burada bulunan Aya Triada manastırının tadilatı sırasında 1844 yılında kurukmuş ve eğitime 1844-45 yılında başlamıştır. Bu sırada ortaokulu bitiren rum vatandaşlara 3 yıllık teoloji eğitimi vermekteydi. ilk mezunlarını 1848 yılında verdi.

1880 lerde okula yeni ilaveler yapıldı, 1894 yılındaki büyük depremde kullanılamayacak hale geldi. Enkaz temizlenerek 1894 yılında Mimar Perikli Fotiyadis tarafından yapımına başlanmış 1896 yılında tamamlanmıştır. 6 ekim 1896 yılında eğitime açılmıştır.

1915 yılından birinci dünya savaşı yıllarında binaya el konuldu ve kışla olarak kullanıldı, ,şgal yıllarında okul Rum cemaatine iade edildi. 1919 yılında, 6 örenci ile eğitime devam etti.

1950 lerde Özel Yüksek Meslek Okulu statüsünde eğitime devam etti. Bu dönemlerde öğrenci sayısı 100 kişiyi aştı.

1971 yılında özel yüksek okulların kapatılması ile, yüksek okul faaliyetini sona erdirdi. Lise olarak devam eden okul 1984 yılında öğrenci yokluğundan eğitime son verildi.

O yıldan beri eğitime kapalı olan okul şu anda İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağlıdır. Okulu ziyaret için Patrikhane'den izin almak gereklidir. Ben kapıda şansımı denedim ama başaramadım

İste bugün itibarıyla resimler

















tepeye keyifli bir yoldan gidilir...











Notlar : bu yazıyı tamamen bilgi aktarımı için yazdım, politik ya da dinsel sebepleri veya ilgili okulun açılıp açılmaması ile ilgili bir mana ifade etmemektedir.

Yazıya temel olan bazı bilgileri Heybeliada konusunda en güzel derlemeyi yapan Sayın Orhan Türker'in Halki'den Heybeli'ye isimli kitabından aktardım, vermiş olduğum bilgiler kronolojik detayları içermekte yzarın yorum ve detay bilgilerini kapsamamakta olduğundan buraya koymakta mahzur görmedim. Gene de yazar veya yayınevinin uygun bulmaması halinde ilgili bölümleri kaldırabilirim

Yazarın pek çok mükemmel eserinde İstanbul ile ilgili bilmediğiniz pek çok bilgiyi keyifle okuyabilirsiniz. kitaplar Sel Yayıncılık tarafından basılıp yayımlanıyor.

Konu ile ilgili resimler tarafımdan çekilmiş olup her türlü yasal hakları bana aittir.

Salı, Eylül 08, 2009

Yağmurrrr


Sabah kalktığımızda hafifçe yağmur çiselemekteydi.

Evde gereken tedbirleri alıp, her zamanki gibi 08.50 motoruna yetişmek için yola koyulduk

Ev ile iskele arayı 800 metre, nasıl olsa idere eder yokuş aşağı gitmenin de verdiği avantaj ile vapura kapağı atarız sonrası allah kerim....

Yağmur pusuya yatmış meğer.....

Yolun tam ortalarında yürüme imkanı kalmamıştı artık. Orada saçak altına sığınıp beklemeye başladık.

Ama yağmurun durası yok, bayraklı tepeden sel niagara şelalesi kıvamında akmakta....

Bulunduğumuz saçak altındaki bakkaldan battal çöp torbaları alıp, kendimize hindistan usulü, yağmurluklar imal ettik, halimiz komikti yürüyen koroplast reklamı gibi olduk, kırıldık gülmekten halimize

Her ne kadar üstümüz kuru kalsa da pantalonlar bacaklarımıza yapışmıştı tabii ki.......

Motor kaçtı elbette, yılmazın kahvesine gidip, sıcak çay eşliğinde birer çift kaşarlıyı göçürdük, bu arada, sevgiliye oradan bulduğumuz bir eşofman altı da alıp vapuru bekledik....

Vapura gidene kadar yağmur biraz soluklandı ama biner binmez tüm şiddeti ile gene başladı .

Sanki bir sis içinde gider gibi olduk, ada ile bostancı arasında nerede olduğumuzu hiç bilemedik....

Şahane bir sabahtı bayıldık ...

İşte yağmurdan kareler...

Kıssadan hisse: adaya şemsiye götürmemiz lazım :)

Pazartesi, Eylül 07, 2009

PAzar günü Digitürk maceram -2-

Evet arkadaşlar,

Digitürk'ten kibar bir bey aradı,

- sizi bilgilendireyim, konu tamamen iki şirket arasındaki maddi problemlerden kaynaklanıyor söyledi. asla politik bir tavrımız yok dedi.

Yani benim buradan çıkarttığım şu kanal biz den yayın için belli bir para istenmiş onlar da kabul etmemişler, bu nedenle de yayın kesilmiş.

Bu arada sex and the city de kaldırılmış doğru mu? dedim

- 30 saniye bekleyin efendim dedi, daha sonra mymax te yayınlanan bu dizinin yeni bölümlerinin yakında yayınlanacağını, zira dizinin dışarıdan geldiğini söyledi, oysa ki bu dizi ellerinde mevcut zaten 5-6 yıldır da yenisi çekilmemekte ee dedim ne zaman yayınlayacaksınız soruma 21 eylül efendim d,yerek cevap verdi, o tarih bayramdan önce mi sonra mı dedim, ee şey sonra dedi....

 Kanal biz'i arayıp bir de onların cephesinden yorum alacağımı söyleyerek kapattım.

Daha sonra Kanal Biz'i aradım, kendileri de bunu teyid ettiler. 

Bu durumda Digitürk'e haksızlık ettim,  

Kanal Biz ise inşallah tekrar o platforma döneriz dedi.

Umarım dönerler, ama dönene kadar internet üzerinden,   http://www.kanalbiz.com.tr adresini tıklayarak veya 

UYDU : TÜRKSAT 3A

FREKANS : 11.012 MHz  

POLARİZASYONU : Vertical (Dikey)

SYMBOL RATE : 30.000

FEC : 5/6

ya da

D-Smart - Kanal 166 'tan izleyebilirsiniz.



Pazar Digitürk maceram

Pazar günleri, Kanal Biz televizyonunda, beklediğim bir programı izlemek için, televizyonun karşısına geçtim,  Digitürk 'te kanalın olduğu tuşlara bastım. Karşıma bu kanalın artık Dijitürk platformunda olmadığı yazmaktaydı.

Görüşleri itibarıyla zaten sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen adetteki kanallardan biri daha kapanmıştı.

Hemen Digitürk 'ü aradım, karşımda bulunan kibar hanım,  cevap ve izahat verirken beni tatmin edici konuşamadı, ben de bunu Digitürk 'ün,  kurumsal  politik tercihi olup olmadığını sordum. Hayır efendim gibi cevaplar aldım. Bunun üzerine, ellerinde bana ulaşabilecekleri bilgilerin bulunduğunu, zahmet olmaz ise bana doyurucu bir e-mail atmalarını rica ettim.

Konuyu takip ettiğimi eğer bu görüşteler ise şu, şu, şu kanalların da yakında kanacağını zannettiğimi belirttim. Tüm konuşmalarımız kayıt altına alındı. Henüz bir cevap alabilmiş değilim.

Ayda 120 TL yılda 1440 TL verdiğimiz bu platformun, kuruluşundan  beri üyesiyim adıma kayıtlı iki adet üyelik mevcut.  En kısa zamanda bu üyeliklerimi de iptal ettirme düşüncesindeyim.

Cumartesi, Eylül 05, 2009

Sahi ne oldu ?

Kıvrak gündem, özellikle mi böyle kıvırıp durur bilmem, şimdi gündemimiz kürt açılımı, ermeni açılımı falan..... umarım iyi olur bu açılımlar da, ben merak ediyorum hani o fırtınalar kopartan meşhur "belge" ne oldu ? bilmiyoruz.

Sahi deniz feneri davası ne oldu....

Ses seda yok...

Soran da yok 

Benim aklımda hep  var ama hiç nir netice yok....

Cuma, Eylül 04, 2009

Hannelore ve Karlhaynz

Hemen o ömyle yazılmaz demeyin, benim  tanıdığım ilk Almanlar biri kız diğeri erkek olan Hannelore ve Karlhaynz'dı o zamandan beri nedense tüm alman kadınları Hannelore ve erkekleri ise Karlhaynz olmuştur benim için. Şimdi bunu neden yazdın diyeceksiniz.

Sevgilinin anne-babasının almanyadan yakın dostları, 15 günlük bir  ziyarete geldiler ben de onları bu isimle anıyorum.

Bir iki nokta var, öncelikle her ikisi de sıradan sayılacak işlerden emekliler, ancak yakın tarihlerde Çin'e gitmişler, sonra memleketimize gelmişler, demek ki iki emekli bu işleri yapabiliyor, oysa bir de bizdeki duruma bakın, acaba emekli bir karı koca böyle seyahatler yapabiliyorlar.

Emekli olmuşlar "emekli" yani emeklerinin karşılığını hayatlarının sonbaharında keyifle geçiriyorlar, yarın endişeleri yok, gülüyorlar, neş'e ile dünyayı hayatı takip ediyorlar. İşte "emekli" demek bu.

Bir de bizdeki durumu düşünün, içler acısı, emekli demek maaş sırasınra ölümü beklemek ile eşit neredeyse. Neyse mutlu olsular  nazarımız değmesin.

İkinci konu ise geldiklerin de aç bîlaç olmalarıydı  zira THY uçağında kendilerine yemek falan verilmemiş, sebebinin Ramazan olduğunu söylediler, ben inanmadım, zannetmiyorum bunu araştıracağım, ama eğer gerçekten de böyleyse söyleyecek sözüm yok ( mu desem çok mu desem bilemedim ?)

Neyse Türk Kızılayı, iftar saati olduğu için havaalanında bedava su dağıtmış......

İlginç...

Perşembe, Eylül 03, 2009

Düsünceler

Eylül ayı geldi, demektir ki yaz gidici..... tabii gene sıcak günler olacak ama güneşin zaviyesi değişti artık yaz güneşi gibi değil.
Zaviye demişken kelime benzerliğinden yola çıkarak tariihte bu günü hatırlatmak isterim;
2 eylül 1925 te bu gün, tekke zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili karar alınmıştı. Bu karar 30 kasım 1025 itibarıyla yürürlüğe girdi.
Büyük Atatürk, 30 ağustos 1925 tarihli Kastamonu söylevinde şöyle demişti :
" Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet, biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,müritler ve meczuplar memleketi olamaz.

zannederim söylenecek başka bir söz de yok.......

Geçtiğimiz gün, boş bir zamanımda kanalları dolaşırken, Daha önce görmediğim yemekteyiz isimli bir programa rastladım. Keşke rastlamaz olsaydım insanların düştüğü haller ve daha başka söyleyemeyeceğim o kadar çok olumsuzluklar vardı ki, önce bunu bir şaka programı zannettim adeta kötü bir komedi gibiydi daha sonra suratımdaki temessüm gittikçe acılaşt sonunda sinirimi daha da bozmamak için kapattım televizyonu çok ta iyi yaptım..... Çok kötüydü çok....


Daha önce de tavsiye etmiş olduğum J.J. Rousseau' nun "Toplum sözleşmesi" isimli kitabını tekrar tekar okuyorum, herkese tavs,ye ederim, İş Bankası yayınlarından bulmak mümkün.

Hürriyet gazetesindeki Umre seyafati haberlerini nasıl buluyorsunuz, benim bir iki teorim var ama burada yazmama gerek yok. Ramazan Ayı dinsel nitelikli ticari eylemlere çok açıktır.
Sakın yanlış anlaşılmasın benim ne Umre'ye ne de herhangi bir dinsel faaliyete karşı düşüncem yok ama acaba bu insanların Umre ziyareti ziyaretten ziyade ticaret midir? Bence şık bir olay değil. Konunun ne gazetenin adı ne de faaliyeti gerçekleştiren kişilerle alakası yok benim için. Ama şık olmadığı düşüncesindeyim. Gene de umarım bu ziyaret ilgililere akıl fikir ihsan etmiştir.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

ağustos halleri -3-


Asıl yasaklanması gereken:

Resim bu sabah, Heybeliada motor iskelesinden....

Tabiata öylece atılan bir pet şişenin 450 yılda yokolduğunu biliyoruz. İnsan ömrü ortalama 80 yıl İnsan için tüm yasaklar sigara falan, ya doğa için ?

Bakın resmin altında hala daha pırıl pırıl parlayan bir Marmara var ve sigara yasağı ile hayatı kurtulmuş insanoğlu ona nasıl davranıyor...

Pet şişeler hemen kaldırılmalı 

Komik bulduğum

Şöyle ilanlar ve TV skeçleri var, iyi  alsın da millet ne verecek, bir emeklinin maaşi ortalama 450 lira (SSK) al-ver dediğin kişi bununla kira ödeyecek, ekmek alacak, su alacak, eeee sonra sana aman diyecek, sen de "al" ananı da git diyeceksin....

Kusura bakma aklı olan herkes bu ilanlara güler geçer...Tabii ki ekonomiye can versin insanlar da insanlara kim can versin mübarek, açılım saçılım derken kriz mriz unutuldu, zaten maksat ta bu olsa gerek, kimse ergenekonu, deniz fenerini hatırlamıyor, geçim derdi falan bitti.... şahane alicengiz oyunu...

Severim:

Patates kızartması, kim sevmez değil mi ? ama hep yasaktır. Sevgili'nın bir kaşıklık yağ ile kızartma tenceresi sayesinde arada bir de olsa yiyoruz. Oruçlular kusura bakmayın :).

İşte orada kızartılmış ve de yarısı bitmiş patatseleeeer.

Keyif :

Haftasonu  Alara'cık geldi, gene güzel fotograflar şekti, Tanya dan ilk tavla derslerini aldı, daha sonra kendisi gibi acermi olan ben ile oynadı çok zorladı ama yenebildim..

Sevgili dost Tuğba (GMK) geldi en sevdiğim güllaçtan kilolarca getirerek, akşamüstü keyfi yaptık, resim da güneş batışında Tuğba sosyetik dergisini inceler ve yorum yaparken çekilmiştir....

Pazar, Ağustos 30, 2009

30 Ağustos


........ O, SAATİ SORDU

PAŞALAR "ÜÇ" DEDİLER.

SARIŞIN BİR KURDA BENZİYORDU.

MAVİ GÖZLERİ ÇAKMAK ÇAKMAKTI.

YÜRÜDÜ UÇURUMUN BAŞINA KADAR,

EĞİLDİ DURDU

BIRAKSALAR

İNCE UZUN BACAKLARI ÜSTÜNDE YAYLANARAK

VE KARANLIKTA AKAN BİR YILDIZ GİBİ KAYARAK

KOCATEPE'DEN AFYON OVASINA ATLAYACAKTI.......



N.Hikmet

87 yıl sonra bile, söylediğin herşey bugün için geçerli büyük Atatürk; 1000 yıl sonra dahi kıymetin aynen bilinecek, söylevin ve ülkün kuşaktan kuşağa aktarılacak, karanlık izbelerde sana ve devrimine kin kusanlar aydınlık eserin karşısında hasetleri ile başbaşa yaşayacaklar..

30 ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Haftasonu


      Haftasonunuz güzel sürprizli,keyifli, sağlıklı, mutlu,               umutlu, eğlenceli, başarılı, aşklı, sevgili, huzur                                               dolu geçsin                                         size bizim güzel "tekkafa"nın resmi hediye ediyorum 

Cuma, Ağustos 28, 2009

Demiryolu meselesi

Kendimi bildim bileli beri trenler ilgimi çekmiştir.  Çocukluğumda, şimdi malum bir şirkete peşkeş çekilerek 4 adet 49 katlı gökdelen yapılmasına izin verilen, Göztepe meteoroloji istasyonunun yanında o zaman yol olmayan arazide, rahmetli dadımla, tren yoluna paralel yürür, daha sonra "tahta köprüde" durup altımızdan buharlı tren geçmesini beklerdim. Bu hem korkulu  ama  haz veren bir bekleyişti, zira tahta köprü adından da anlaşılacağı gibi tahtaydı ve hatta bazı terleri kırıktı, daha sonra kendimi Göztepe tren istasyonuna götürtür orada banklara oturup gene heyecan içinde tren gelmesini beni korkutan düdüğünü çalmasını ve homurdanarak buharlar püskürterek kalkmasını seyretmekti.

Ortanca teyzemin eşi ise TDCC'nin genel müdür yardımcısıdı genel müdürler değişse de o bulunduğu mevkide uzun yıllar kalmıştı, eski bir demiryolcuydu bu nedenle de bilgisine çok güvenilirdi. Elbette O'ndan da çok hikayeler dinlemişliğim merakımı daha da artırmıştı.

Daha sonraki yıllarda her çocuk gibi oyuncak trenlere merak salmış, onlarla uzun vakitler geçirmiştim. Ağabeyimin almış olduğu ilk trenimin iki vagonu hala kıymetle saklanmakta. Yıllar sonra model trenciliğe merakım daha bilinçli olarak sürdü ve sevgilinin de desteği ile kendi dioramamı ve sade koleksiyonumu her gün geliştiririm. 

dioramamdan bir görüntü

Bu sebepledir ki demiryolu haberlerini ve tarihini yakından takip ederim. Maalesef bizdeki demiryolu hikayesi hazindir. Basitçe anlatmak gerekirse Osmanlı döneminde yabancılar,  ortadoğuya ulaşmak amacı ile imparatorluktan imtiyaz alarak demiryollarını döşediler. Cumhuriyet'in kurulması ile demiryolunun önemini bilen büyük Atatürk'ün özel önem verdiği demiryolları tüm hakları satın alınarak millileştirildi ve hemen her yönde hatlar döşendi. Marştaki "demirağlarla ördük Anayurd'u dört baştan" mısraı bundandır.

1950 yılında iktidara gelen DP döneminde ise amerkancı bir politika izlenerek demiryollarında vazgeçildi ve kara yollarına ağırlık verildi, bu fahiş hata bizi tamamn ithalata dayalı petrole daha da bağımlı hale getirirken, son hiç ekonomik olmayan bir taşıma ve ulaşım ağı kuruldu.

Daha sonraki iktidarlarca da demiryolları adeta kendi kaderine terkedildi. Böylece toplumdam iyice koptu. Oysaki  önceki dönemlerde medeniyetin simgesiydi. Bu iktidar döneminde demiryolarına önem veriliyor gibi görülmekte ama iş işten geçti zira demiryolu kültürü neredeyse kalmadı, altyapı düzenlenmeden yapılan komedi hızlı tren denemesi facia ile sonuçlandı. şimdi yarısı tamamlanmış bir hızlı tren var ama benim binmeye cesaretim yok. Baksanıza dün bir iş makinası kafasına göre tren hattına giriyor tren de ona çarpıyor 5 kişi ölüp onlarca kişi yaralanıyor, ya bu hızlı tren hattında olsaydı faciayı düşünün....

Demiryolculuk öyle vagonları amerikan rengine boyamakla olmuyor bir kültür istiyor, avrupaya giden herkes demiryolunun ne derece önemli olduğunu nasıl hassas ve dakik çalıştığını bilir kazalar da elbette olur ama minimum seviyededir. örneğin İngiltere'de, Türkiye'nin yaklaşık 4 katı demiryolu var,2008 de olan kaza sayısı 2.Türkiye'de 396.... Dünyadaki tüm demirçelik fabrikaları demiryolları ile bağlıdır, ne hazin ki örneğin bizim Ereğli Demir Çelik Fabrikası'nın demiryolu bağlantısı yok, ana hatta uzaklığı ise 30 km bunun yerine tüm malzemeyi ağır kamyonlar taşımakta böylece navlun inanılmaz rakamlara cıkıyor....

Aynı durum deniz taşımacılığımız için de geçerli. Beyler keşke Karadeniz sahil yolu garabetini yapacağınıza buralara demiryolu döşeyebilseydiniz. Sakın bana orada dağlar var falan demesin kimse, İsviçre'nin her yeri dağ ama tamamı şaşmaz bir demiryolu ağına sahip.

Perşembe, Ağustos 27, 2009

ağustos halleri 2

Mutluluk duyduğum :
sevgilinin içinde kelebekler uçuşuyormuş.... daha güzel bir şey olabilir mi ? kelebekler hep uçuşsun sevgili, mutluluk olsun, parlak bir ufuk olsun, umut olsun, gerçek olsun kelebekler vadisi olsun ......

Hoşuma giden:
malum, Ramazan bir hadis okudum çok hoşuma gitti paylaşayım ( sahih bir hadis mi bilemem, yalnışım varsa affola)..
Nice oruçlu kimseler vardır ki, oruçtan nasibi açlık ve susuzluktur. Çünkü bu insanlar dedikodu ederler, hak yer, zulüm ederler oruçtan nasip alamazlar.

gurur duyduğum:
dün 26 ağustostu, hür ve bağımsız yurdumuzun kuruluşundaki en önemli adımlardan biri, bu büyük savaşın içinde bile "Türk millet"diyebilme gücünü gösteren büyük Atatürk'ün emir ve komutasında mücadele eden "Türk" ordusunun, "Türk Yurdu'nu" ebedi olarak tescil ettiği 30 ağustos zaferinin ilk adımı..... şehirlere bin rahmet, bin şükran hepsine....

Hicap duyduğum:
Adı ne olursa olsun bir ilim irfan yuvasının, yıkılması, sebepleri ile ilgili hiç bir tevatür beni ilgilendirmiyor. Konu hakkında mukayeseler hepimizce malum. Sakın zengin çocuklarının gittiği bir özel okul deyip geçiştirme basitliğini de yapmayalım.... İnsanın aklına binbir türlü şey geliyor burada söylemeyeceğim... Sonuçta yıkılan bir "okul" vah vah.....

Vefasızca, çirkin ve ayıp bulduğum :
İstanbul İl Genel Meclisi, lepra ( cüzzam) hastanesine Prof Dr Türkan Saylan isminin verilmesini Adalet ve Kalkınma Parti'li ( acaba böyle deyince de ahlaksızlık etmiş oluyor muyum?) üyelerin oyları ile reddetmiş, şimdi buna diyecek çok laf var ama ayıp olur isteyen içinden istediğini desin... Birilerinini isimlerinin yaşarken, gemilere verildiği ülkemizde, bu konuda özellikle sınırsız hizmeti bulunmuş bir kişinin adının verilmeyişini neye bağlıyoruz acaba vah vah vah... Allah islah etsin.....

Salı, Ağustos 25, 2009

Ağustos ayı halleri

Sanki aylardır, uzaklardayım da buralara yeni dönmüşüm, ne kadar da çok şey birikmiş...

Bakalım neler var:

Üzüldüğüm:

Başbakan Bay Recep T. Erdoğan, "bir kağıt parçası" olarak adlandırdığı ve muhelefet tarafından, ortaya atılan bazı konular için, "eğer böyle birşey yoksa, namussuzdurlar, şerefsizdirler" demiş, hiç yakıştıramadım, hoş bir söylem değil, tabii benim şahsi fikrim. Ben daha babacan bir tavır sergilemesini tercih ederdim her konuda...

Hoşuma giden:

Ramazan ayı geldi, hoş geldi, bizim adaya da tabii geldi ramazan, pide kuyrukları, teravih koşuşturmaları, Yılmaz'ın kahvesinde gece yarılarına kadar oturmalar, balkonlarda, giriş katı olan evlerin sokaklarına atılan iskemlelerde çay sohbetleri, adanın insana huzur veren havasından mıdır ne? bizim oralarda, "bak oruçluyum" deyip kavga eden yok. Güzel ramazanlar, herkese galiz kelimeler kullanmadığı, sinirini orucuna bağlayarak hoş olmayan davranışlar sergilemediği güzel bir ay dilerim.

İlginç gelen:

Geçtiğimiz gün meteor yağmuru olduğunda gördüğüm, muazzam meteor kayma manzarası, uzun süre bunun havai fişeği olduğunu bile güşündüm. Tabiat ne güzel....

Keyfimi kaçıran:

Mağazalarda sonbahar ve kış giysileri arzı endam etmiş, hüzün verdi, yaz bitiyor mu ne?

Garip gelen:

Yeni vapurlar hizmete girdi, iyi seferle olsun ama isimlerinin önünde "ŞH" yazıyor, mesela "ŞH BEYKOZ" gibi, yeni gemilere eski gemilerin adlarını vermek bir denizcilik adetidir. Eski Beykoz vapurunu da çok iyi hatırlarım, onun başından ŞH yoktu. Şimdi bu ŞH nedir, "şehir hatları" mı?, yoksa "şirket-i hayriye" mi? acaba belediyemiz buna neden bir açıklık getirmez yoksa bu adlardan birini açık açık beyan etmekten çekinilen bir durum mu var?

Tuhaf:

Ramazan elbette ticari faaliyette olanlar için bulunmaz nimettir, her ticarethane kendisine pay çıkartır, gazeteler, sayfalar yapar "Yaşin-i şerifler", "Kur'anı Kerimler" verir, baklavacılar güllaç yapar ( pek de severim), eşarpçılar boy boy eşarp reklamı verir. Ama bu sene dikkat ettiğim TV lerdeki ramazan reklamlarında bolca "fes" kullanılması, hani şu bildiğimiz kırmızı olup siyah püskülü bulunan külah, acaba bu komik külahın dinsel bir anlamı mı var ?

Haz duyduğum:

Bazen saatlerce bize tanrı misafiri olan kedi yavrularını seyre dalıyorum öyle tatlılar ki, daha 20. günlerinde tuvalet yapma eğitimini kendilerine verdiler, evin içinde birbirleri ile oynamalarını seyretmek en güzel meditasyon ve stres çözücü.

Sıkıldığım:

III. Köprü, sakın yanlış anlaşılmasın sırf muhalefet etmek için değil ama tabiat için karşıyım, ilk iki köprünün bilhassa FSM köprüsünün ne kadar büyük bir tahribat yaptığı ortada, sırf inat için yalnızca tekerlekli araçları taşıyacak bu doğa felaketi,ne karşı olmak gerekli. Alternatif mi, hemen var, neden yıllardır beklendiği halde Çanakkale'ye köprü yapılmaz, ya da bu taşıma işleri denize ve/veya tren yollarına aktartılmaz....

Keyiflendiğim:

Adada, Yılmaz'ın kahvesinde sevgili ile tavla partileri, zaten oynamayı bilmem sevgilinin engin tevazu göstermesi ve derin sabrı ile öğrenerek oynamaya başladığım ve de keyif aldığım tavla partilerini sonu genellikle sevgilinin üç mars yapması ile bazen çok kısa sürebiliyor :) ve fakat iddiam o dur ki bu kadar da çok 5-5 ve  6-6 atılırmı canım..... :) ve de tabii pişti partileri...

Bayıldığım:

Sevgilinin taptaze mis kokulu salatalar, ( oruçlu olanlar lütfen iftardan sonra baksın) taptaze kekik, bol turp, reyhan, vs. vs. vs. bolca nar ekşisi ohhh

Huzur veren:

Sevgilinin balkonda salıncağa kıvrılıp mışıl mışıl uyuması.

Yenilik: 

Nihayet adada kendi bisikletimize binmek ve de sevgili ile bisiklet turları yapmak, hadi haftasonu gelsin de gene yapalım....

Sevinç:

Küçük kızımız Alara'nın, evde varlığı yokluğu belli olmayan ama sevindiren keyifli gelişleri...

Arkası var......

Kalın sağlıcakla....

Perşembe, Ağustos 13, 2009

fikir.....


Şimdi, bu sigara meselesi hakkında gene düşündüm, acaba ben mi sabit fikirliyim nedir diye...

Daha önceleri, otobüslerde ve uçaklarda, minibüste, dolmuşta, tünelde ve her araçta sigara içilirdi, sonra bunlarda sigara içilen yerler ayrıldı, aradan da yıllar geçti.


Şimdi hatırlamıyoruz bile işte aynı şekilde, mesela meyhanede de alışılacak, ne var bu denli büyütülüp komplo teorileri üretilecek kadar isyana diye.....

Eh, baktığınızda gayet de mantıklı geliyor insana ne kadar da doğru, saf ve temiz bir düşünce... Zaten büyüklerimiz de bizi bu gibi, sağlığa zararlı şeylerden korumak için mücadele ediyor.

Bir saf köşe yazarı demiş ki bakın 20 yıl geçtiğinde böyle yerlerde sigara içildiğini hatırlamayacağız bile.

Eveeeet gayet doğru, doğru ama yanlızca Aristo mantığı ile doğru. Otobüste yasaklandı 20 yıl sonra unuttuk,

meyhanede yasaklandı 20 yıl sonra unutacağız demektir.

Yani biber acıdır, gerçek te acıdır öyleyse gerçek biberdir............

Yakından uzaktan alakası yok, insanların sosyalleşerek ya da tek başına günlük yaşamdan uzaklaşarak vakit geçirdiği, neşelenilen, kederlenilen, sohbetler edilen, bir alandır. Diğeri, ise "aman bir an evvel varacağımız yere varsak" dediğimiz genelde sıkışık, bolca eziyetli ve de hareketli bir mekan.

Birinde içtiğiniz içki veya kahvenin mütemmim cüzüdür neredeyse sigara, zaten oraya gelen oranın durumunu bilir istemezse de gelmez bu kadar, ama diğerine en azından sabah ve akşam binme mecburiyetiniz vardır.

Şimdi içki içmeyen biri meyhaneye gider mi, yooo işte bu kadar.

Biraz önce, oturduğum kahvenin sahibi Fatma hanım diyordu ki hadi yaz diye idare ettik kışın ne yapacağız, yoksa benim üniversitede okuyan 3 kızımı devlet mi okutacak zira kışa heralde kapatacağız bu gidişle.....

Dönelim bizim naif yazara haklısın üstad, böyle yerlerde sigara içildiğini 20 yıl sonra unutacağız, zira az zamanda meyhaneler, kahvehaneler ortadan kalkacak, ortada Çiçek Pasajı, Nevizade, Yılmazın Kahvesi kalmayacak, artık gülsuyu, şerbet, diz çöküp çişini alaturka helaya icra ederken düşünürsün bu yazını.....

not: bu yazıyı yazan sigara içmeyen biridir.




Salı, Ağustos 11, 2009

sussana yahu

Böyle diyorlar, son günlerde karşılaştığım bazı kişiler. Sus otur sana mı kaldı,ne lüzum var fikrini beyan ediyorsun, sus otur karışma, dalganı geç, manzara seyret, karnını doyur, kahkaha at, müzik dinle, kimseler duymadan bol keseden at, yeter ki sus otur, nasıl olsa her şey olacağına varır.....
Hmmm, ee ne yapayım, susayım konuşmayayım hatta düşünmeyeyim. Üstelik birileri konuşurken, düşünürken, kalmayıp yürürken hatta üsküdarı geçerken.

Ben bildiğimi söylemezsem ben olabilirmiyim.
Bildiğimi hak, hukuk çerçevesinde, kimseye hakaret etmeden, ahlaki sınırlar içerisinde, memleketimiz yasaları dahilinde ve evrensel ahlak kurallarına uygun olarak beyan etmenin ne gibi bir suçu olabilir. Bazı fikirlerim muhalif olabilir, kimsi ise hemfikir, yani asi veya yalaka mı yapar beni, yooo bunlar benim şahsi fikirlerim birkaç kişi okur, okumaz, ne edebi değeri var ne de birilerini kışkırtır.....

Sonra aklıma şu geldi, tabii bizde böyle bir idare yok tenzih ederim .....

Nazi Almanyası’nda papaz Martin Niemöller’in günlüğünden: “Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Kalın sağlıcakla, taraf veya muhalif fikirlerinizi hep söyleyin, yeterki taraf fikirleriniz size rant, yada muhalif fikirleriniz zindan oalrak geri dönmesin......

Perşembe, Ağustos 06, 2009

dün gece

baksana......
itiraf ediyorum
dün gece çok kötü birşey yaptık biz
müzik dinledik
hem de kongre vadisinde
kadın erkek yanyana,
üstelik adam museviydi
onunla yetinmemiş budist manastırında da feyz almış
ve de başında fötr şapka vardı,
aşktan, sevgiden, nefretten, kadından, savaştan, susmaktan, Suzanne'dan, Marianne'dan bahsetti
biz de eşlik ettik
halleluyaaa....................bile dedik Hristiyan'lar gibi
acaba ahlaki çöküntü içinde miyiz ?
Bilmem!
Bir gün sen de gelir misin acaba ? kalıplarını kırıp
yahu bunlar ne dinliyor der misin ?
yoksa aklında bizi bunlardan da mı mahrum etme fikirleri var ?

Şaka bir yana dün muhteşem bir konsere götürdü beni canım sevgili..... öykece kalakaldım, bu kendimce 38 yıldır dinlediğim, her defasında içime işleyen şarkıları..... sağol canım sevgili var ol beni mest ettin sen de hep mutlu ol......
kırk yıl düşünsem Leonard Cohen'i capcanlı dinleyeceğim aklma gelmezdi, bu da oldu şükür, hayatta en istediğim şeylerden biri.

74 yaşında bir çınar, sanki 50'lerinde gibi, orada, keyifle dinledik, şarkılarını konser bahanesiyle acaip değiştirmemişti, sanki plak dinler gibi, ses düzeyi nefes aldırmayacak gibi değidi, hiç kasmadı kendini engiiiiiin bir tevazu ile dimdik durarak, söyledi. yaptığından keyif alma dönemindeydi belli, her bir orkestra elemanının, geri vokalcilerin önünde eğilerek, şapkasını göğsüne yaslayarak saygı ile durdu, seyirci tıka basa doldurmuştu, kimse kalkıp gitmedi. kimse sihiri bozmadı, kimse bitsin istemedi, herkes biliyordu şarkıları ama huzur içinde dinledi o da saygı ile söyledi bin teşekkür ederek. 9 kişilik muhteşem orkestra herkes sakin huzurlu herşey tam zamanında ve bir isviçre saati kadar güzel çalışıyor.

gözlerim doldu hep, bir özlemden değil bu 38 yıllık arkadaşımla bu kadar samimi ve huzur içinde bulunmaktan, rüya gibiydi tam bir rüya....

çok yaşa Cohen, umarım bir daha gelirsin güzel şehrime umarım gene görürüm ve dinlerim seni.

Bu vesile ile benden 13 yaş büyük ağabeyim Basri Saran'a içimdeki bir teşekkürü ileteyim, ağabeyim benim idolümdü, (yarım asırı devirdim hala daha öyledir) Robert kolej falan gibi en güzel okullarda okur, şahane tenis ve bir büyük takımdan transfer teklifi alacak kadar güzel futbol oynar, bir yandan konservatuvara gider, Franz Liszt'in Macar Rapsodisi'ni ellerini çapraz ters ederek çalacak kadar güzel piyano çalar, New York'taki daimi sergisinde resmi olacak kadar güzel resim yapar, muhteşem araba kullanır, acaip kitap okur, müziğin en güzelini dilerdi ( hala da yapıyor şükür ) .
İyice esmer olmasına rağmen, yemyeşil gözleri, pırıl pırıl ve bemneyaz dişleri, mütenasip ölçülerdeki vücudu ve gerçek yakışıklılığı ile kızların gözdesiydi, hala daha çok etkileyicidir :) .......
Her kıyafeti ayrı yakıştırarak giyer, imkanı dahilinde iç çamaşırından, ayakkabısına kadar kaliteli giyinir hala daha.
Yemeği az ama iyi olursa yer, içkiyi çok iyi bilir ve en iyisini içer yoksa da tırışkadan birşey içmez.
Beni çok sever ve her şeyi iyi yapmamı ister hala daha eminim.
ilk bira köpüğümü o içirtmiştir, ilk drambuei mi de, araba kullanmayı öğretmiştir daha 12 yaşımda, o inanılmaz spor Jaguar'ını kullanmama izin vermiştir, müzik zevkini aşılamıştır bana mesela, 1971 yılında bana Leonard Cohen'i dinletip hikayesini ve şiirlerini anlatarak ve daha niceleri ile, Benim içim biraz da Leonard Cohen'dir o, herşeyi bilen gerekmedikçe hiç konuşmayan konuşunca da insana "yahu ben de hiç bir şey bilmiyormuşum en iyisi bu adamın yanında susayım bari birşeyler öğreneyim" yada "aman ben bu adamla başa çıkamam her türlü karizma bunda en iyisi gideyim" dedirten.
Biz ağabeyimle öyle mıç mıç bir ilişki içinde değiliz, birbirimizi çok sevdiğimiz her konuşmamızdaki ses tonumuzdan belli olur, çok yaşa ağabey, bak Leonard Cohen 74 yaşında aslanlar gibi sapasağlam, sen ondan 10 yaş küçüksün 74 yaşında da seni böyle zımba gibi göreyim. Canım abim.... çok yaşa .. hala herkes seni kıskansın zira senin gibi adam pek görmüyorum etrafta.....

Canım sevgili bir kere daha bana bu muhteşem hediyeyi verdiğin için bin teşekkür, sağol var ol....

Salı, Ağustos 04, 2009

durumumuz

Söyle bir bakalım,

Laikliğe karşı odak olduğu mahkemece tasdik edilmiş iktidar partisi, TBMM Başkan adayını açıkladı, biliyorsunuz, aslında kanun gereği partiler başkan adayı için grup kararı alamıyorlar Başvurular bireysel yapılıyor. Benim görüşüme göre içinde demokrasi olmayan bu partide tek seçici karar alıyor, mebuslar da evet diyor. Hamdüsenalar olsun plakalarında Cumhurbaşkan'lığı forsu, 01 ve 02 numaralar bulunan her birinin değeri binlerce emeklinin bir ömürlük maaşına bedel otomobillerdeki hanımefendilerin artık üçü de tesettürlü. Aman canım sadece tesadüf... Yoksa kimsenin özellikle hanımları tesettürlü olanları bir yerlerin başına getirdikleri falan yok...

Geçen gece geç saatler, canlı yayın mı yoksa bant mı bilemediğim, bir programda Fatih Altaylı ve yardımcısı bey, karşılarında fesli (evet bildiğiniz fes, hani şu kırmızı külah) olan saçı olmayıp uzuun sakalı bulunan bir zat ile görüşmekte, önce aaa artık o kadar çok uykum var ki arada rüyalar görüyorum, hem de böyle rüyalar diyorum, yoooo aaaaa gerçek, bu defa herhalde bir şaka programı diyorum, ama sunucuların yüzündeki derin ve konuğun yüzündeki herkesi alaya alan ifadeleri görünce aklım başıma geliyor. Rüyada bile olsa hayra yorulmayacak durum karşısında, içimden gerek sözleri söyleyerek kapatıyorum ama sabaha kadar bu durum aklımdan çıkmıyor. Nasıl yahu nerde Cunhuriyetin devrim kanunları, nerede şapka devrimi, nerde buları gözeten ilgili merciler. Herhalde saat geç farkına varamadılar, saat geç ama yakında herşey için çok geç olacak......

Askere yardımcı olan Köy korucularının görece gitme töreni yemini Kur'ana el basarak yapıyorlar, yani laik devlet, hukuk falan neymiş, onlar yalan ..... ( be kardeşim sussana, amerikada da başkan İncile el basmıyor mu?)

Asker.......... geçen gün gazetede okuyorum, Astsubay ve Çavuşların rütbesel sıfatları "Bey" olacakmış, nasıl yani ? yani çavuş bey olacak, onbaşı onbeyi, falan, yakında rütbeler, mirliva, müşir, generaller, paşa olur eh ordunun ismi mesela Asakir-i mansureyi Muhammediye olur mu ? yok canım aaaaa..... Rica ederim, "bey", "beyzade" vs sıfatları laik cumhuriyetçe kaldırılmıştır. Zannederim şerefli ordumuzun ilgilileri bunu hatırlarlar......

Sigara yasağı nedeni ile dün gene iki kişi öldürüldü Allah rahmet eylesin....

Çok şükür, nevizade, çiçek pasajı gibi yerlere artık kimse gitmiyor, böylece ahlaka mugayyir işret edilen yerler inşallah tümden topu atarak kapanır, adım adım içkinin yalnızca evde içilmesi (ki anadoluda artık böyle), daha sonra içki ve sigaranın tamamen yasaklanarak, müskirat ve mükeyyefatın zararlarından kullar korunmuş olacak.... lütfen bana hemen sigaranın ve içkinin fenalıklarından bahsetmeyin, ya da amaan canım sende iyice vehimler içindesin demeyin, birincisi sigara içen biri değilim hiç te paket taşımadım şu yarım asırlık hayatımdaç, içkiyi haftada bir keyif için içerim, olmasa da aklıma gelmez. Benim derdim durumu anlatmak zannederim yukarıdaki örnekler ne durumda bulunduğumuzun daha iyi açıklıyor.

Kalın sağlıcakla, tabi kalabilirseniz.

Cuma, Temmuz 31, 2009

günlerin getirdiği.....

 Giresun'da tam bir ferlaket yaşandı, iki hafta arayla, her yeri su bastı, insanlar evlerinden eşyalarından oldular, canları tehlikeye girdi, bakan felaket bölgesi  ilan edeceğiz dedei, ertesi gün çark etti. Acaba daha nasıl bir felaket olacak....

Sigara yasağı nedeni ile Manisa'da çıkan kavgada işletme sahibi öldürüldü, böylece ilk vukuat işlenmiş oldu bakalım daha  neler olacak. Sahi merak ediyorum mesela Anadolu'nun ücra bir köyünde sadece 10-15 hergün birbiri ile görüşen (içlerinden birinin muhtar olduğu) köylünün devam ettiği, köy kahvesinde de aynı yasak geçerli mi? 

Sigara yasağı yüzünden müşteri kaybeden mekanlar, çareyi önlerindeki kaldırıma taşmakta buldu, arsızca işgal edilen kaldırımlara kimsenin birşey dediği yok, sigara içerme ama, trafik kazasında ölebilirsin.... ( Bağdat caddesinde bile var)... Ortalık, tepesi yıkılarak açılmış kafelerle doldu.

Şehri, miskin bir arap-ortadoğu mezbeleliğine döndüren çok çirkin ve basit bulduğum nargile içme  özellikle gençlerde hızla yaygınlaşmakta, gözlerindeki kocaman güneş gözlükleri 11-11 maç yapan sakalları, tamamı marka giysileri ile avrupalı olmaya çalışan, nargile fokurdatıp, tavla oynayan mısırlı tipli gençlik, müstahaktır bize.

Atatürk havalanında Burgerking'de küçük pet şişe su aldım, piyasa fiatı 50 kuruş olan bu minik şişeye, tamamı tamamında 2.75 TL ödedim, içimden çüüüüüüş dedim, herhalde "lan oğlum uçağa biniyorsun, Avrupalara gidiyorsun, artık üçe beşe bakmma diyorlar, aynı yerde fiatlara baktığımda bir adet büyük hamburger, kola ve patatesten oluşan menünün de 20.25 lira olduğunu  hayretle izledim, herhalde Amerika fiatı olsa gerek.... Bunun üzerinde caddedeki dükkan burgerde satılan 20 liralık hamburgeri affettim ( sanki hamburger yermişim gibi)

Sevdiğim bir yakınım, isim vermeyeceğim, (lütfen kendisi de buraya yorum yazmasın), blogunda iyi hizmet alamadığı gerekçesi ile son derece saf ve samimice üzüntüsünü bizlerle paylaştığı yazı yüzünden ilgili firma tarafından "mahkemeye veririz", "derhal yazıyı kaldır ve özür dile ya da avukatlarımız gerekeni yapacak" denerek tehdit edildi. Bu gibi durumlarda, şikayetinizi buradan açıkça isim bildirerek ortalığa yapmayın, bunu yerine konu ile ilgili  il müdürlüklerine ( mesela şikayetiniz bir tıp kuruluşu ise sağlık il müdürlüğü), ya da tüketici köşelerine yapın ki canınız sıkılmasın; zira eksik, ayıplı, hatalı, hizmet aldığınız zaman şikayet etmek tüketici olarak hakkınız ama gerekli şikayet mercileri oraları, yanlış yapıp haklıyken haksız durumuna düşmeyin.

Başbakan bugünlerde sessiz, ya tatil yapıyor ya da fırtınadan önceki sessizlik bu, pek hayra alâmet değil, neyse allah afiyet versin.

Benzine bıkmadan usanmadan her gün zam geliyor, zam geldikçe herşey pahallılanıyor ancak enflasyon yükselmiyor, zannederim bize okulda yanlış öğrettiler.

HSYK, nihayet kararını veri, bundan sonra Adaley Bakanlığı  ve kurul arasıda söz düellosu başladı, yurdum insanı hükümet ile kurumların arasında devam eden bu kavgadan, hükümetin her yerde yanlız kendi istediğini yapmak azminden artık bıktı.

Gene haftasonu geldi, herkese sağlıklı, keyifli güzel bir haftasonu dilerim... 

 

Çarşamba, Temmuz 29, 2009

ada vapuru yandan çarklı

Ben yandan çarklı vapura bindim........

Sevgili 08.50 ile gitti her çarşamba yaptığım gibi arkasından bakakaldım. Daha sonra eski tabirle mutada inkıyaben Yılmaz'ın kahvesine yollandım. Malum haftada bir günü emeklilik hazırlığı bu ihtiyarın....Gene de bu çarşambaları tembellik etmek bana okuldan kaçmış hissi veriyor yanlış anlaşılmasın, keyif te gene de bir hafif karın ağrısı var...

Bendeniz, yarım asırlık Çiftehavuz'larlıyım, daha önceleri babamların yazlığı olan bu topraktaki ilk köşkümüz 1870'lerde yapılmış. Bir hayli zaman geçmiş. Benim çocukluğumda ve ilk gençliğimde, Çiftehavuzlar'ın bağlı bulunduğu Göztepe çok güzel ve naif cami ve şık bir tren istasyonunun etrafında toplanmış ortsından yol geçen karşılıklı dükkanlardan ve onun cıvarındaki ahşap ve kâgir evlerden oluşurdu.

Şükür ki istasyon yerinde duruyor biraz rengi değişti ama idare eder. ami ise biraz kılıkdeğiştirdi. O naif ve güzel cami, şık ve kendisi ile uyumlu minaresinin yıkılması yerine yapılan anlamsız uzunlukta minaresi ve yapılan uyumsuz ekleri ile bence güzelliğini kaybetti, ama eski binaya bakarak gene de nasıl olduğu tahmin edilir. Göztepe ile bizim evin bulunduğu yerin arası epey bir mesafe olmasına rağmen o kadar boştu ki, camiden hoparlörsüz olarak okunan ezan bizim evden duyulurdu. Müezzinin ezan okurken şerefe de bulunur ve elini kulağına koyarak bir kaç dairesel tur atıp ezan okur, bu arada bize ters yüne gittiğinde ses azalırdı. Bu ses hele kış aylarında kar yağdığında derinleşir insana huzur verirdi.

Neyse efendim, o zamanlarda, aradıklarımızın çoğu Göztepe'de bulunmazdı, hatta rahmetli bahçıvanımız Ali Ağa Göztepe'ye Körtepe derdi.....bu nedenle alışveriş için Kadıköye gidilirdi, aaaa yanlış söyledim affedin "Kadıköyü'ne inilirdi". Avrupa yakasına geçmek ise "İstanbul'a gitmekti" ve çok önemli bir işti.....

Vapur vazgeçilmez ulaşım aracıydı elbette, tabii ki nadiren de olsa araba ile geçilecekse arabalı vapura binilirdi Üsküdar'dan. Harem pek tercih edilmez burayı daha ziyade kamyon ve burunlu otobüsler kullanırdı. Üsküdar'dan kalkan vapur Kabataş' a giderdi, seferler sık sık yapılmasına rağmen, sıralar olurdu. ( bir süre de Paşabahçe şu anda yerini hatırlayamadığım bir boğaz iskelesi arasında da arabalı vapur seferleri olmuştu .... keşke gene olsa)

İşte burada bir "Karamürsel" vapuru vardı, dizaynı son derece ince ve zarifti, diğerlerine benzemeyen bir ufak köprüsü ve kaptan köşkü vardı. İşte bu vapur son yandan çarklı vapurdu. Daha önce var olan bir yandan çarklı vapurun makina ve çarkları takılmış ve İstanbul'da yapılmıştı. Ben yandan çarklı vapura arabalı vapur bile olsa çok bindim :)

Herşeyi başkaydı, çarklardan çıkan deniz sesi ve deniz kokusu değişik olurdu.

Bilirmisiniz? o zamanın tüm vapurları hep şahsiyetli olmuştur, şimdikiler gibi seri üretim değillerdi. Seslerini düdüklerini bilirdim, hatta bazılarının kaptanları bile bilinirdi. Değişik isimleri hala kalmıştı boğaz vapurları boğazlılarca isimlerinden ziyade yanlarında yazan numaraları ile anılırdı, 74 numara Altınkum, 68 numara Güzelhisar ve en şıklarından Halas, hepsi yokoldu, Halas'ı Koç'lar aldı, İstinye'de kıçtankara duruyor ama eski Halas değil, en azından yokolmadı.

Daha küçük olanları vardı, Eminönü- Salacak hattında çalışırdı Kocataş gibi bunlar daha sonra bacaları kısaltılarak Haliç'te çalıştı

Büyükleri vardı, Suvat ve Ülev, Karaköy ile Haydarpaşa arasında çalışırlardı, işte siyah beyaz Türk filmlerinde, Anadolu'dan İstanbul'a yeni gelenler, Haydarpaşa'dan karşıya doğru baktıklarında sağ yan taraftaki iskelde bulunan güzel burunlu vapurlar...

İngiltere'den yeni gelmiş vapurlar vardı yepyeni pırıl pırıl, kocaman bacalı, diğerlerine göre transatlantik gibi, Turan Emeksiz, İnkılap, Kanlıca ve benzerleri. 1959 Glasgow yapısıydılar, kazanları kömürle değil fuel oil ile ısıtılırdı. Yanaşırken denizi "Kanlıca yoğurdu" gibi bembeyaz ederlerdi. Baştaraflarındai bölüm ikinci mevki- buranın oturakları tahta pardon formika idi- orta taraf 1.sınıf oturaklar yastıklı, kıç taraf ise lüsk mevki idi, rahat iskemleler, palto pardesi askıları. Ufak ve şık masaları, masalarda çekmeli sigara tablaları bulunurdu. Çok şık ve keyifliydiler, diğerlerinin yapında transatlantik gibi dururlardı. Eski Kadıköy iskelesine yanaştıklarında heybetli bacaları Altıyol'dan görülürdü...Yokoldular, veda bile edemedik, süslenip bir veda seferi bile esirgendi onlardan, yılların emeği, bir anda bir talimatla bitiverdi sanki hiç yokmuşlar gibi. Belediyeye geçince denizle alakası olmayan işletme kafaları hoyratça atıverdi onları bir yanaBir iki tanesi , Mudanya ve Yalova gibi yerlerde yüzer lokanta oluyor ama artık o eski halleri yok.

Filhakika, en prestijlileri, Adalar- Yalova seferlerini yapan bahçe tipi namı ile maruf, üç kızkardeş Dolmabahçe, Fenerbahçe ve Paşabahçe idi, dizel makinalı, inanılmaz güzel siluetli üç destansı vapur. Dolmabahçe ve Fenerbahçe, ingiliz yapısı iki kızkardeşti, uzaktan aynı gibi durur ancak bacalarında çok dikkat ederseniz görebileceğiniz bir boyama farkı ayırdettiridi birbirlerinden. Adeta bir yat gibiydiler, bana sanki, Savarona'nın yolcu vapuru haliymiş gibi gelirlerdi küçükken. Paşabahçe ise İtalyan yapısı ve daha sert görünümlüydü. Orta bölümlerinde bambu koltuk-masa takımları olduğunu çok iyi hatırlıyorum, hele o üst terasları, şık bacaları, muhteşem burunları.......
Dolmabahçe bir motor arızası ile gittiği tersaneden çıkamadı ve hurdaya ayrıldı, Fenerbahçe'yi ise bu sene kaybettik, çok şükür ki koç müzesinde aslına uygun şekilde muhafaza edilmekte. Rivayet o ki Paşabahçe de bu sene yaz bitiminde seferden alınacakmış. Canım Paşabahçe hala hiç bir vapur senin kadar güzel yarmıyor denizleri. Hiçbirinin silueti senin kadar güzel değil.... Umarım sökülmez, müze olur en azından gözümüzün önünde olursun...( bu arada iyi insanın lafının üzerine gelişi gibi, Paşabahçe iskelemize yanaşıyor şu anda, çok yaşa Paşabahçe).....

Efendim size sabah kahvenizin yanına bir acizane yazı, birkaç eski hatıra, sabah-ı şerifler hayrolsun efendim, bendeniz müsaadenizi rica ediyorum, önce elektrik idaresine bilahare de pazara uğrayacağım, Allah ömürler versin....

Hamiş: Gemiler söküldüğünde jilet olmaz, hurdalar tasnif edilir saç hurdaların bir kısmı saç olarak diper kısmı ise eritilmek üzere izabe ocaklarına satılır. ( ne de olsa eski bir gemi sökümcüdür bu fakir).

Salı, Temmuz 28, 2009

Devekuşu

Laikliğe, karşı odak olduğu müseccel, iktidar partisi, düşüşe geçtiğinden beri daha da acımasızca kendi hayat görüşünde bir Türkiye yaratmak için, her adımı pervasızca atıyor.

Bu adımları, atarken, yandaş basın, dönek liboşlar, şeriat düzeni savunucuları, ikinci cumhuriyetçiler, vs. alkış ve çanak tutmaya devam ediyor. Mesela, Ahmet-Mehmet kardeşleri dinlemek, gerçekten de komedi filmi izlemekten daha iyi, Emre'yi okumak ise insana, Allah seni islah etsin dedirttirici, daha niceleri... 

Tv'ler reyting uğruna, bu memleketin, laik, sosyal, hukuk devleti  temeline dinamit koymaya çalışan kişileri hiç düşünmeden yayına çıkarttırıyor. Mesela cübbeli hoca efendi, vah vah memleket ne hallere geldi, ........ neyse ben birşey demiyeyim. Onu oraya çıkartan zat, reyting herşey demek değil, bulunduğun yer geçici bir yer her an için Hürriyet'te , Sabah'ta başına gelen orada da başına gelebilir, yahu bari biraz insafa gel. Hele sana yoldaş olan her belge kendisinde bulunan, her konuyu en iyi bilen, osmanlı aşığı, gözlüğü bir türlü burnuna oturmayan zat, rica ederim gözümüzdeki değerini bu kadar da düşürme.

Cumhuriyet'in bütün kurumları, kuruluşları, onun kuruluş ideolojisi, terminolojisi,  daha sayamayacağım her alanı ile kavga içinde bulunan, laikliğe karşı odak olduğu tescilli partinin, talimatı ile meslek okulları ile ilgli kararı veren; şimdi nefret duydukları darbeciler tarafından kurulmuş,  olan kurulda aldırdıkları karar ile arka bahçeleri olarak tanımladıkları İmam Hatip Lisesi mezunları, üniversitede istedikleri  bölüme girecekler. Hayırlara vesile olsun. Hiç bir İmam Hatipli Kardeşimin şahsında herhangi bir art niyetim yok. Aileler veriyor onlar da okuyor. Tahsil hayatlarında başarılar dilerim.

Bu İmam Hatip Okulu devekuşu misali birşeydir ( teşbihte hata olmaz ) yani ne devedir ne de kuştur, eski tabir ile nev'i şahsına münhasır bir müessesedir.  Kuruluş genelgesinde şöyle yazar.

  İKİNCİ BÖLÜM 
  KURULUŞ VE KURUMUN AMACI


Kurumun amacı
Madde 6- İmam-Hatip Kurumları, imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu Öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere. Milli Eğitim Bakanlığınca açılan orta öğretim sistemi içinde, hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.

Herhalde yeterli bir madde. Yani burada okuyan gençler, yukarıda görülen konularda mütehassıslaşacaklar, bu konularda vatana hizmet edecekler. Daha da ilerlemek için İlahiyat Fakültelerine gidecekler.  Anlam bu olmalı değil mi?

Hayır değil, bu okullar tamamen alternatif bir eğitim kurumu işlevi görüyor, şu andaki yapısı itibarı ile bence, "tevhidi tedrisat ( eğitimin birliği) kanununa" bile aykırı. Düz lisede laik eğitime çocuğunun gitmesini istemeyen aileler buraya veriyorlar evlatlarını, elbette asıl maksat onları imam - hatip yapmak değil, kendilerine göre daha mutaassıp gördükleri bir eğitim almalarını temin etmek ( buraya imam olmak maksadı ile bilinçli bir tercihle girenleri tenzih ederim) . Okul mezunları üniversiteye girmeseler bile Diyanet İşleri Başkanlığında iş bulabiliyorlar.

Peki hadi diyelim " hayııııır sadece imam hatip olmak için gidiyoruz" dense o zaman kızlar neden gidiyor, İslamiyet'te kadın imam var mı? yoook! peki bu neyin aldatmacası ?, haaa,  şu nedenle oluyor:  oraya giden kızlar, eğitime uygun olarak tesettürlü gidiyorlar ( aman çok rica ederim, bana tesettür nameleri ile yorumlar yazmayın, isteyen giysin, isteyen giymesin) . ((((( Hem , bugünkü şu tesettür giyim tarzının da Allah'ın emri gibi algılanmasına da gülüyorum, sanki bugün giyilen pardesüleri, marka marka, sıkmabaş eşarplarını ( hadi şimdi gene sıkmabaş nedir diye sorular sorulur) rabbim emretmiş, arkadaş ben komik buluyorum, o konik, geriue doğru uzadıkça uzayan arkasında topuz görünsün diye birşeyler tıkıştırılmış, önüne serpuş gibi olsun diye  rontgen filmi takılmış ( adı da şulebaşmış) arkadaş bu Allahın emri değil, şulenin modası. Neneler de takar mis gibi sakız gibi tülbent başörtüler,ama o işinize gelmez, zira banal yada köylü işi, moda değil .....)))))))

- Peki hani orta eğitimde türban yoktu?.

- Canım karıştırma oraları, marangoz yetiştirme lisesine giden çocuklar da önlük giyiyor, 

-peki marangoz önlüğünü sokakta da mı giyiyorlar...

-Bak çok uzattın sen  hımmmm al blogunu da git diyeceğim haaa

Oh, her şey hazır.

Elbette ailelere göre,  eh kız ise zaten bir meslek sahibi olamayacak, erkek ise de  "canım şimdi imam olunur mu canım, çocuk, mühendis olsun, doktor olsun, mısır ithal etsin, yumurta konsantresi yapsın, hiç olmazsa gazete sahibi olsun ya da gemicikler alsın, " diyecekler. Tabi bu oy deposunu da memnun etmek isteyecek hükümetler çok, 1950 yılıunda itibaren gelen her hükümet gibi). O zaman imam olmak yetmez diğer okullara da normal olarak girilsin.

Neyse bu garibin böyle laflar nesine, otur oturduğun yerde, izle kardeşim sana ne, herkes hayatından memnun.

Yahu peki "düz lise" tabir olunan ve maalsef tam bir felaket olan okullarda okuyan çocukların hakkını kim koruyacak. Bir tek kişi çıkıp benim hakkımı gaspediyorsun ey Hükümet diyemeyecek mi?, yok diyemeyecek, demokratik bir gelişimdir, oh bak ne güzel oldu, Yahu kaldırın o zaman meslek liselerini, yok o da olmaz avrupa birliği falan. Amaaaan.

Fesuphanallah,